Devlet ve Hukuk, Karl Marx-Friedrich Engels, Der.Çev.: Rona Serozan, Ayrıntı Yayınları, 1.baskı-2017, 192 sayfa

Tarih boyunca hiçbir düşünür ve yazar Marx kadar okunmadı, yorumlanmadı, tartışılmadı; gençleri ajite etmedi, devrimleri tetiklemedi, ideolojileri ve dünya görüşlerini etkilemedi. O kadar ki Kant, Hegel, Spinoza ve daha nice anlı şanlı filozof Marx’ın yanında hep soluk ve silik kaldı. Marx toplumu açıklamakla yetinmeyip, onu değiştirmeyi amaçladığı ve kurulu düzene karşı çıktığı için hep sansürlendi; görüşlerinin savunulması anarşik propaganda ve suç sayıldı. Ama tüm engellemelere karşın, o, sosyal demokrasinin ve komünizmin öncüsü oldu.

Ne acı ve çarpıcı gerçektir ki bizde Marx afaroz edilirken, onun öğretisi Marksizm de acımasızca kovuşturulurken, kendisi kapitalizmin kalesinde, has burjuva toplumu Almanya’da kamuoyu araştırmalarında Einstein, Beethoven, Goethe arasında en etkileyici 10 tarihsel dahi arasında yer almaktaydı; dahası, adına doğum ve ölüm yıldönümlerinde özel altın ve gümüş paralar ve pullar çıkarılmaktaydı; önemli kent caddelerine adları verilmekteydi.

1990’da Sovyetlerin çöküp dağılmasıyla bir ara Marx’a ilgi azalır gibi oldu; hatta eserlerini müze arşivlerine kaldırmaya kalkışanlar çıktı!

Gelgelelim, ekonomik krizler ve sosyal sorunlar büyüdükçe, Marx yine geçer akçe olmaya, aranmaya, okunmaya başlandı. Herkes bu sefer de Marksizmin rönesansından, yeniden doğu- şundan söz eder oldu. Ekonomi bilimi ve yayın dünyası Marx’a başvurmadan hareket edemez hale geldi.

Marx’a öldü diyenler onun ikide bir dirilmesinden öcü görmüş gibi irkiliyorlar. Onların bir türlü algılayamadıkları, daha doğrusu algılamak istemedikleri gerçek şu: İletişimdeki ve bilişimdeki büyük patlama, teknolojideki baş döndürücü gelişme şu gerçeği değiştiremiyor: Kapitalist üretimin yasaları topluma egemen oldukça, bu yasaları irdeleyip eleştiren Marx ve Marksizm her zaman geçer akçe olacaktır.

İnsanı özüne ve hemcinslerine yabancılaştıran, tüm insansal değerleri “meta”ya (fetişe) indirgeyen, yoksulları daha yoksul kılan, gelir uçurumunu derinleştiren, ücretleri düşüren, sosyal edimleri kısan, iş güvenliğini hiçe indiren, ekonomik krizleri ve sosyal felaketleri yaratan, hukuk devletini otoriter polis devletine çeviren, dünyanın her köşesinde maddi çıkar uğruna savaş çıkaran ve savaş kışkırtan, insanları birbirine kırdıran “kapitalizm” sürdükçe, Marx’ın antikapitalist görüşleri varlığını tüm inandırıcılığı ile sürdürecektir.

İşte bu gerçekler ışığında, Marx’ın dostu ve yoldaşı Engels ile birlikte “Devlet ve Hukuk Üzerine” yazdıkları önemlidir, günceldir, gelecekte insanlık için daha güzel bir dünyanın kurulabileceğinin müjdecisidir ve aynı zamanda böyle bir dünyanın kurulabilmesi için yürütülecek mücadelenin de rehberidir.

Yerkürenin nereden gelip nereye gittiği konusunda nasıl gökfizikçilere, insanın nereden gelip nereye gittiği konusunda nasıl insanbilimcilere başvuruluyorsa, toplumun, hukukun ve devletin nereden gelip nereye gittiği konusunda da tarihçilere ve toplumbilimcilere başvurulur. İşte bu bağlamda, nasıl insan evren içindeki konumunu Kopernik ve Galilei sayesinde, organizmalar içindeki konumunu Darwin ve Mendel sayesinde tanıyabilmişse, insanlık tarihi içindeki konumunu da Marx ve Engels sayesinde tanıyabilmiştir. Onlardır ki insanın evrendeki, doğadaki ve toplumdaki küçüklüğünü ama aynı zamanda yüceliğini tüm açıklığıyla sergilemişlerdir.

Nasıl Darwin organik doğanın gelişim yasalarını keşfetmişse, Marx da insanlık tarihinin gelişim yasalarını keşfetmiştir. Şöyle ki Marx belirli bir toplumun ve belirli bir dönemin maddi yaşam ilişkilerinin devlet kurumlarını, hukuki görüşleri, sanatsal akımları ve hatta dinsel inançları belirlediğini kanıtlamıştır. Ama Marx aynı zamanda kapitalist üretimin ve burjuva toplumunun temel varlık ve hareket yasasını, yani artı-değer kavramını ortaya çıkarmakla emek sömürüsünü de bilimin gün ışığına çıkarmıştır.

Devletin ve hukukun üstündeki gizem ve kutsallık perdesini, aynen öteki inanç konuları üstündeki gizem ve kutsallık perdesini kaldırdığı gibi, Marx’ın ve Engels’in temel taşlarını döşediği “tarihsel maddeci toplum bilimi” kaldırmıştır.

Marx ve Engels belirli bir toplumun ve belirli bir dönemin maddi yaşam ilişkilerinin devlet kurumlarını, hukuk kuramlarını, sanat akımlarını, hatta dinsel inançları belirlediğini apaçık kanıtlamışlardır. Ama onlar aynı zamanda kapitalist üretimin ve burjuva toplumunun temel varlık ve hareket yasasını, açıkçası “artı-değer” kavramını ortaya çıkarmakla emek sömürüsünü de gün ışığına çıkarmışlardır.

Tarihsel maddeci devlet ve hukuk kuramının önemi, metafizik ve idealist ideolojilerin düşünce âlemimizi kararttığı ve karıştırdığı bir dönemde ve ortamda özel bir ağırlık kazanır. İşte bu nedenledir ki “şimdi Marksizmin tam sırasıdır”.

Marksizm sayesindedir ki hukukun kökenini ve meşruluk temelini her bir halkın kendi kendine oluşup gelişen kendine özgü ruhuna, doğuştan gelme doğal ilkelere ya da sınıflar üstü ve tarafsız devletin iradesine indirgeyen tüm öğretilerin metafizik karakteri ve tutucu ideolojik işlevi apaçık ortaya çıkmıştır.

Marksizm hukukun üstündeki gizemli sis perdesini kaldırmış, devleti kutsal halesinden soyup onu tüm çıplaklığıyla ortaya çıkarmıştır. Marksizm sayesinde insanların gözü açılmıştır sözün özü!

Bilimsel gerçek şudur ki hukukla devlet, insanlığın belirli bir gelişme aşamasında, toplumun çıkarları birbirleriyle çatışan sosyal sınıflara ayrışmasıyla, bu çatışmaları uzlaştırmak veya bastırmak ve toplumsal üretim yaşamını düzene sokmak üzere, yaklaşık on bin yıl önce ortaya çıkmıştır. Yüz binlerce yıllık insanlık tarihinde pek kısa bir kesittir bu. Demek ki çoğu kitapta yer alan Latince “ubi societas ibi ius” özdeyişinde anıldığı ve genelde sanıldığı gibi “nerede toplum olmuşsa, orada hukuk da olmuş” değildir. Dört başı mamur bilimsel araştırmaların gün ışığına çıkardığı gerçek şudur ki ilkel komünal üretimin geçerli olduğu, mal-mülk kaygılarının ve sınıf kavgalarının olmadığı akefal (başsız) gens1 toplumlarında ne devlete, ne de hukuka “katlanılırdı”; sadece herkesin dışarıdan herhangi bir yabancı zorlama olmaksızın, kendiliğinden uyduğu, konsensüse dayanan dayanışma kuralları yürürlükteydi.

Bilimin ışıldağını günümüzün devletine ve hukukuna tutacak olursak; her bir toplumun hukukunun o toplumun kendine özgü üretim ve mülk edinme ilişkileri temelini yansıtan bir üstyapı kurumu olduğunu görürüz. Bu nedenledir ki köleci toplumun, feodal toplumun ve kapitalist burjuva toplumunun hukuk düzenleri birbirlerinden apayrıdır. Ama hukuk, aynı zamanda tüm üretim ve mülk edinme ilişkilerinde her yerde geçerli olmuş “mal alışverişinin” (meta üretiminin) bir yansısıdır da. Köleci Roma toplumunun özel mülkiyet ve sözleşme hukukunun, görece ileri feodal, kapitalist, hatta sosyalist üretim sistemlerinde de benimsenip uygulanmasının hikmeti işte bu noktada saklıdır.

Bir üstyapı kurumu olarak hukuk ve aynı zamanda devlet, üretim araçlarına sahip olduğu ölçüde topluma da egemen olan sosyal güçlerin çıkarını ve istencini yansıtır; bu arada, bu sosyal güçler yararına kurulu egemenlik ilişkilerini (statükoyu) korur. Ama aynı zamanda hukuk, ideolojik açıdan da yani adalet, eşitlik, hakkaniyet ve özgürlük ülküleri açısından da yine ekonomik altyapının bir yansısı olan “toplumsal bilincin” bir uzantısını oluşturur. Bu değişik katmanlardaki devinimlerin düz bir çizgide oluşmayıp, farklı prizmalarda kırılarak ve karşılıklı etkileşim sürecinde adeta mekik dokurcasına gerçekleşmesi, maddi üretim yaşamının ve aynı zamanda sosyal, sınıfsal yapının son aşamadaki belirleyiciliğine gölge düşürmez.

Elinizdeki seçki, devlet ve hukuk üstüne böylesi bilimsel gerçekleri dile getirmekle, okurun salt uyandırılıp uyarılmasını, bilinçlendirilip aydınlatılmasını değil, aynı zamanda onun yabancılaşmalardan, devlet ve hukuk fetişizminden kurtarılıp özgürleştirilmesini, başını dik tutabilmesini ve “başka bir dünya da olanaklıdır” diye, geleceğe umutla bakabilmesini de amaç bilir. (Aralık 2016)

 

İÇİNDEKİLER:

Derleyip Çevirenin Önsözü

İdeoloji: Yanılsama ve Yabancılaşma

Tarihsel Maddeci Dünya Görüşü

Toplumsal ve Siyasal Yaşamın Gelişimi

Devletin ve Hukukun Tarihselliği ve Sınıfsallığı

Mülkiyet İlişkileri

Özel Hukuk ve Roma Hukuku

Sözleşme İlişkileri

Ebedi Adalet Ülküsünün İçyüzü

Özgürlük ve Eşitlik Masalı

İş Sözleşmesi: Yabancılaşma ve Artı-değer Sömürüsü

Sınıf Mücadeleleri ve Devrimler

Burjuva Demokratik Devrimi

Siyasal Yabancılaşma: İkilik-İkiyüzlülük

Sözde İnsan Hakları

Hukuka Bağlılık: Burjuvazinin İkiyüzlülüğü

Suç ve Ceza

Hukukçu Sosyalizminin (Jüridizmin) Eleştirisi

Kapitalizmin Son Saati

Kölelikten Özgürlüğe

Kaynakça