Baskın Oran’ın “Karşı İddianame” başlıklı savunma metninin son bölümünü bugün sizlerle paylaşıyoruz. Hukuka aykırı olan karşısında savunma yapma tekniğine ve diline katkı sunacağına inandığımız bu diziyi, önümüzdeki haftalarda, Selçuk Kozağaçlı’nın “Kopuş Savunması” olarak adlandırılan savunma metninin tamamını bölümler halinde yayınlayarak devam ettireceğiz. 

Yedinci Husus

Devam edelim.
Savcılık s.5’te bir iddiada daha bulunuyor. Bu s. 5 çok velût bir sayfa. Bu da tamamen ideolojik. Diyor ki: “Lozan’da kabul edilenin dışında yeni bir azınlık tanımı ve uygulaması” yapılmaktadır, “bunun yapılması/yaratılması bir kaosa yol açar” diyor. Dahası, şöyle bağlıyor:
“Devletin üniter yapısını, ülkenin bütünlüğünü ve milletin bölünmez bütünlüğünü tehlikeye düşürecek bir sonuca yol” açar diyor.

Hukuk aşkına soruyorum: Kaosa yol açar, bütünlüğü bozmaya yol açar, diyor. Niyet’ten bahsediyor, olasılıktan bahsediyor. Bunlar ne demek? Bu nasıl ceza hukukudur ki, “Hava bulutlu” diye bir saptamada bulunduğun zaman “Yağmur yağabilir, göl olabilir, göle kuşlar gelir, kuş gribi çıkabilir” sonucuna varıyor?

Devam edelim. Savcılık bu önemli iddiaları sadece 3,5 satırlık bir paragrafta söyleyip geçiyor, üzerinde zerre kadar durmuyor, nerede ki bizim Rapor’dan örnek vererek kanıtlasın.
Duramıyor, çünkü biz Rapor’u yayınlayalı 17 ay olduğu halde Türkiye’yi hiç tehlikeye falan sokmadı. Belki 17 yıl sonra sokarsa, bilemem tabii. Buna karşılık bildiğim şudur ki, bu Rapor’daki bilgiler Türkiye’yi sakinleştirmek için Başbakan Erdoğan tarafından her an kullanılıyor. Hakkari konuşmasında Türk, Kürt, vs. bütün bu etnik alt kimliklerin saygıdeğer olduğunu, bütün bunların üstünde de TC vatandaşlığı üst kimliğinin bulunduğunu söyledi. Daha ne desin? Bizim Rapor’dan önce alt ve üst kimlik kavramlarını kim kullanıyordu bu ülkede?

Şimdi biz bu iddiaların üzerinde duralım, bunların ne kadar yalan-yanlış şeyler olduğunu gösterelim, Rapor’dan da örnekler vererek aksini kanıtlayalım. Savcılık da nasıl İddianame yazılmaz, bu vesileyle görmüş olsun.

1) Bir kere, bizim Rapor’da “yeni azınlık tanımı” önerdiğimiz cümle hangi cümle veya hangi paragraf? Yok ki öyle bir cümle veya paragraf…
Peki Savcılık olmayan şeyi nasıl görüyor? Çünkü, yukarıda da belirttiğim gibi; Hem ideolojik gözlükle baktığı için bazı şeyleri göremiyor, hem de sosyolojik bir olgu olan “azınlığın varlığı” ile hukuksal bir durum olan “azınlığın statüsü” arasındaki farkı bilmiyor.
Muhterem Yargıcım, biz Rapor’da, bırakınız Lozan uygulanmasın veya değiştirilsin demeyi, tam tersini söyledik: Lozan uygulanmıyor, uygulansın, dedik. Aynen böyle yazdık.
Savcılık, iddianamesini yazarken Rapor’u okudu mu, okumadı mı, okudu da dosya elinde tam 10 ay süründüğü için unuttu mu, insan kuşkuya düşüyor.

2) Savcılık, Rapor’da “devletin üniter yapısı ve ülkenin bütünlüğü”nü tehlikeye düşürdüğümüzü yazıyor.
Tekrar soruyorum: Hangi satırda hangi kelimeyle bunu yapmışız? Eğer buna cevap verilemeyecekse, aslı olmayan bir iddiayı varmış gibi ileri sürmüş olacaktır. Bunu bana Savcılık değil de sokaktan biri yapsa, ona halk dilinde “müfteri” denirdi. Bu İddianame de, başından söyledim, bir İftira-namedir.
Muhterem Yargıcım. Biz, İddianame’nin bu boş iddialarının tam tersini yaptık Rapor’da.

a) Değil devletin üniter yapısının değişmesini istemek, Rapor’un içinde “üniter” terimi bile geçmiyor; çünkü bu bizim derdimiz değil. Ayrıca, şimdi uzatmak istemiyorum ama, gerçekten neresini düzelteceğimi şaşırıyorum. İddianame “üniter”i de yanlış kullanıyor, onu “merkeziyetçilik”le karıştırıyor; ayrıca, “merkeziyetçilik”i de “bölünmezlik”le karıştırıyor.
Hiç ilgisi yok bunların birbiriyle. Bakın anlatayım: ABD üniter değildir; federaldir. Ama bölündüğü falan yok. Irak federal değil üniterdi, ama bakın ne halde. SSCB çok merkeziyetçiydi, bölündü gitti esamisi kalmadı. Federal devlet sisteminde de demokrasi ve diktatörlük olur, üniter devlet sisteminde de. Örneğin SSCB bir federasyondu ama demokrasi yoktu. İspanya federasyon değil üniter devlet, ama dünyanın en hoşgörülü demokrasilerinden biri; geçen ay demokrasiye müdahale etmeye kalkan, İspanyol Kara Kuvvetleri Komutanlığının 2 numaralı generali Aguado, önce ev hapsine çarptırıldı, arkasından da görevden alınıverdi; Mart ayında emekli ediliyor.

b) Dahası, yani anlatmaktan sıkılıyor insan, umarım Muhterem Yargıcım siz dinlemekten bıkmadınız, bizim Rapor’da federal veya konfederal terimleri de geçmiyor bir defa bile. Bu durumda, bu nasıl iş? Ama İddianame böyle. Biz raporda, bu iddiaların tam tersine, devletin/vatanın bölünmezliğini savunduk, çünkü “Dünyadaki devletler etnik gruplar ve diller haritasına göre bölünürse, amip bölünmesi gibi bu işin sonu gelmez” diyen uluslararası ilişkiler biliminden hareket ettik. Buyurun, dediğimiz, kelimesi kelimesine: Rapor s.3, altbaşlık 3: “Devletin ülkesiyle bölünmez bütünlüğü son derece doğal ve tüm dünyada tartışmasız kabul edilen bir husustur.” Şimdi, bu cümlenin neresi suç? Neresi ülkeyi/vatanı bölüyor? Bu İddianame bir İftira-name değil de nedir? Bu nasıl iştir? Biz burada ne yapıyoruz? Niye getirildik biz buraya kürsümüzün başından?

3) Savcılık “milletin bütünlüğü”nden bahsediyor. Efendim, siyaset biliminde kural şudur: Devlet/Vatan bütün olur, millet birlik olur. Nasıl ki, bağımsızlık devlet’in niteliğidir, özgürlük de millet’in. Bağımsız millet olmaz. Özgür millet olur, bağımsız devlet olur. “Bütün” demek, parçasız demektir. Ek’siz demektir. Parçalardan oluşmayan millet yoktur. İzlanda, Kore, Portekiz, belki bir tane daha, Japonya bile homojen değildir, dört-beş millet hariç bütün milletler farklı etnik ve dinsel gruplardan oluşmuştur. Bu grupların varlığını inkar ederek milleti bütünleştiremezsiniz, tam tersine parçalar dağıtırsınız. Çünkü bu parçaların her birinin kendine özgü şahsiyeti, yani alt-kimliği vardır ve insanlar alt-kimliklerinin inkârına tahammül edemezler. İsyan ederler. İnsanlar, çay bardakları ters verildiği zaman bile diklenirler; nerede ki kimlikleri inkar edildiği zaman diklenmeyecekler.

Bu çeşitli alt-kimlikler, ancak bütün yurttaşları hiç istisnasız kucaklayacak ve hiçbir etnik-dinsel alt-kimliği yansıtmayacak bir üst-kimlik varsa “birlik” olurlar. Bu nedenle, milleti “tek”liğe indirdin mi, bu “bir”liği perişan edersin. Teklik, birliğin düşmanıdır. Bunları bilmeden İddianame yazılmaz. Yazılırsa, işte böyle olur.

4) Bazı şeyleri okurken dehşete kapılıyor insan. Savcılık adeta yeni anayasa hukuku teorileri de ortaya atıyor. Aynen şöyle diyor, ifadeyi biraz düzeltmeyi deneyerek okuyorum:
“Ülke fiziki olarak merkezi/üniter yapıda olduğu gibi, üzerinde yaşayanlarca da [yani, yaşayanlar için de] üniter yapının olduğu vurgulanmaktadır”. Bunu, anayasamız için söylüyor. İddianame bu sefer de “Anayasa Hukuku” kitabı yazmaya başlıyor. Ama baştan aşağı yanlış bir anayasa hukuku. Hangi bir yanını düzelteyim:
a) Yine, merkeziyetçilik ile üniterlik’i karıştırıyor: yukarıda yeterince anlattım.
b) İkincisi, “TC, ülkesi ve milletiyle üniter bir devlettir” diye yazarak, devlet’e ilişkin bir sıfat olan “üniter” sıfatını bir de millet’e uyguluyor. Muhterem Yargıcım, şöyle anlatmayı deneyeyim:

Strasbourg’daki meslektaşlarınız, karşılarına gelen ifade özgürlüğü davalarında, davalı devlet “ülkenin milli güvenliği”nin ve/veya “ülkenin toprak bütünlüğü”nün zedelendiği savunmasını yapar ve yargıçlar da bu kanaate varırlarsa, şahsın davasını reddederler. Ama davalı devlet “milletin bütünlüğü zedelenmiştir” savunmasını yaptığı anda, davacı şahıs davayı kazanır ve tazminat alır. Yargıçlar hemen AİHS md.10’dan ihlal’i bastırırlar. Çünkü, hakların sınırlandırılması için kullanılan Avrupa ölçütlerinde ilk iki kavram vardır ama, “milletin bütünlüğü” kavramı yoktur. Olamaz da, çünkü olursa demokrasi olmaz. 19.yüzyılın ikinci yarısında demokrasinin tanımı “çoğunluğun iradesi”ydi, 20. yüzyılın ikinci yarısında bu tanım “alt-kimliklere saygı”ya dönüşmüştür. 21. yüzyıla girdik.

5) Girdik ama, elimizdeki İddianame, bir de İspanyol anayasasının meşhur 2. maddesini aktarıyor ve bu kadar büyük ihtiyatsızlık karşısında insan ne yapacağını bilemiyor. Hemen maddeyi vereyim ve izah edeyim: “Anayasa, İspanyol milletinin çözülmez birliği, bütün İspanyolların bölünmez ve ortak vatanı [kavramları] üzerine inşa edilmiştir; onu meydana getiren milliyetlerin ve bölgelerin özerklik hakkını ve aralarındaki dayanışmayı tanır ve güvence altına alır” Tekrar soruyorum: Bizim yazdığımız Rapor’un suç olup olmadığı tartışılırken, bu da tartışılmaz ya zaten ifade özgürlüğü nedeniyle, nereden geldik İspanya’ya? İddianame şimdi de “Mukayeseli Devlet Sistemleri” dersi kitabı yazmaya başlıyor. Üstelik, bu alıntıyı ben verseydim, fevkalade mantıklı olurdu. Çünkü bu 3 satırlık maddede Savcılığı yalanlayan ve bendenizi doğrulayan 2 husus var:
a) Dikkat ediniz: Millet için kullanılan sıfat: “birlik”. Vatan için kullanılan sıfat ise: “bölünmez”. Aynen benim iki saniye önce dediğim gibi. Elifi elifine. Niye Savcılık bu kendini yalanlayan ve beni doğrulayan maddeyi buraya almış, hiç anlamadım. İnanılacak şey değil ama, bir de şöyle devam ediyor İddianame: “Görüldüğü gibi, İspanya anayasası da tıpkı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası gibi milletin bölünmezliği ilkesine yer vermiştir”.Şimdi, bendeniz kalkar da, “Savcılık bizlerle sanki alay ediyor” dersem, abartmış mı olurum? İşte bunun içindir ki bu İddianame aslında bir İstihza-name’dir, yani alay etmektedir.
b) İkinci hususa gelelim. İddianamenin aktardığı İspanya Anayasasının 2. maddesinde, noktalı virgülden sonrası, milletin özerk milliyetlerden ve bölgelerden oluştuğunu söylüyor.
Bendeniz ne dedim yukarıda? Aynı şeyin çok daha hafifini söyledim: Millet, çeşitli etnik ve dinsel alt-kimliklerden oluşur, dedim. Kimi kendini Türk olarak niteler, kimi Müslüman olarak. Oysa İspanyol anayasası çok daha ileri gidiyor: milliyetlerden ve hatta özerk bölgelerden oluşur, ben de bunu garanti ederim, diyor.

Hani, Allah esirgeye, biz Rapor’da kalkıp bir de İspanya anayasasının bu maddesini olduğu gibi yazsaydık, yani bu ülkede millet özerk milliyetlerden ve bölgelerden oluşmalıdır demiş olsaydık, halimiz nice olurdu? Çok basit: Bölücü olurduk. Bu noktaya da sonunda geri döneceğim.
***

Ama, bu hususa son vermeden, Savcılığın bize nasıl bir İspanya örneği verdiğini sizi aktarmak zorundayım ki, İddianame’nin niteliği burada da ortaya çıksın .
– Hemen yukarıda gördüğümüz Any. Md.2: “İspanyol milleti, Özerk Milliyetler ve Özerk Topluluklardan oluşur” diyordu.
– Any. Md.3/2: “Özerk Topluluklar, İspanyolcayla birlikte kendi dillerini de kullanabilirler”. İspanyolca dediğimiz de, aynı maddeye göre, Kastilya bölgesinin dili.
– Any. Md.4/2: “Özerk Topluluklar İspanyol bayrağıyla birlikte kendi bayraklarını da resmî binalara çekebilirler”.
– Any. Md.69/5: “İspanya Parlamentosu iki meclisten oluşur. Özerk Topluluklar Senato’da nüfuslarıyla orantılı olarak temsil edilirler”.
– Any. Md.87/2: “Özerk Toplulukların kendi meclisleri vardır ve bu meclisler, kendi topluluklarını yönetmenin yanı sıra, İspanya Parlamentosuna yasa tasarısı sunabilirler”.
– Any. Md.133/2: “Özerk Topluluk meclislerinin vergi koyup toplama yetkisi vardır”.
Bu Özerk Bölgelerin kendi özel statüleri vardır. Örneğin, Bask Ülkesinin 1979 tarihli Özerklik Statüsüne bakalım:
– Madde 17: Özerk Bölgede asayişi sağlamak için bir Özerk Polis Gücü vardır. Bunun komutası, Bask Ülkesi Hükümetine aittir. Devlet emniyet güçleri ve silahlı kuvvetleri Özerk Bölgeyi aşan konularda görev yapar (ülkeye giriş-çıkış, yabancılar, gümrükler, havaalanları, kaçakçılık, vs.)
– Madde 38/1: “Bask Parlamentosunun yaptığı yasalar Anayasaya uygunluk açısından ancak Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenebilir”.
– Madde 40: “Bask Ülkesinin kendi Özerk Hazinesi ve Bütçesi vardır. İspanya’nın bölgeleri arasındaki dengeyi bozmamak için bu bütçenin bir kısmı, genel harcamaların karşılanması için merkezî hükümete aktarılır”.
***

Şimdi gelelim İspanya’da anadil uygulamasına ve eğitimine. Yalnızca Bask Ülkesinden ve Katalonya’dan örnek vereceğim.

Bask Ülkesi: 
Bask Ülkesinde 1982 yasasından beri 4 model uygulanmaktadır.
A Modeli) Müfredat İspanyolcadır. Bazı dersler Baskçadır.
B Modeli) İspanyolca ve Baskça yarı yarıya kullanılmaktadır.
D Modeli: Müfredat Baskçadır.
X Modeli: Müfredat İspanyolcadır. Baskça ders yoktur.

Öğrencinin istediğini seçebildiği bu modellerden en çok uygulanan ikisi, İspanyolca (Kastilyaca) ile Baskçanın (euskadi) yarı yarıya kullanıldığı model ile yalnızca Baskçanın kullanıldığı modeldir.Yalnızca İspanyolcanın kullanıldığı model zamanla ortadan kalkacak gibi gözükmektedir, çünkü bazı alanlarda iş bulabilmek için Baskça bilmek gerekmektedir. Bununla birlikte, yalnızca Baskça konuşanların sayısı da yok denecek kadar azdır.

Katalonya: 
Katalonya Özerk Topluluğunda Katalanca 1978’den beri ilkokullarda öğretilmektedir. 1982’den sonra üniversite sınavı Katalanca testleri de içermeye başlamış, 1983 Dil Yasasından beri en az 1 dersin Katalanca okutulması kararlaştırılmıştır. Katalonya Katalanca, İspanyolcayla birlikte resmî dildir (Katalonya’nın 1979 tarihli Özerklik Statüsü, md.3).

Katalan dili “Katalonya’nın kendi dili” olarak Generalitat’ın, Katalan Teritoryal Yönetiminin, Yerel Yönetimin ve Generalitat’ın bütün resmî dairelerinin dilidir. Katalanca ve İspanyolca, Yönetim tarafından resmî diller olarak kullanılacaktır (1983 Dil Yasası, md.5).

Generalitat’ın Katalonya içinde diğer resmî dairelere yollayacağı evrak Katalanca olacaktır. Katalonya dışına yollanacak evrak İspanyolca veya durum gerektiriyorsa o yönetimin resmî dilinde olacaktır (1987 tarih ve 254 sayılı kararname, md.5).

Yerel yönetim dairelerinin toplantılarıyla ilgili ilanlar, tutanaklar ve diğer evrak Katalanca olacak, çeviri yapılmayacaktır (1987 tarih ve 8 sayılı yasa, md.2)

Yargıçlar, savcılar, diğer mahkeme çalışanları, davaların tarafları ve vekilleri Özerk Topluluğun resmî dilini yazılı ve sözlü olarak kullanabilirler. Bir Özerk Topluluğun kendi resmî dilindeki mahkeme evrakı ve belgeleri İspanyolcaya çevrilmeye gerek olmaksızın geçerlidir (1985 tarih ve 6 sayılı Organik Yasa, md. 2, 3, ve 4).

Katalonya’daki resmî yer isimleri, Vall d’Aran dışında, yalnızca Katalanca olacaktır (1983 Dil Yasası, md.12).

Katalanca, her düzeyde eğitim dilidir. Çocuklar ilköğretimde Katalanca veya İspanyolcayı seçebilirler ve her ikisini de öğrenmek zorundadırlar (1983 Dil Yasası, md.14).
***

Savcılığın Türkiye’ye “milletin bölünmezliği” örneği olarak verdiği İspanya’yı özet olarak takdimi bitirmiş bulunuyorum. Yeteceğini sanıyorum.

Sekizinci Husus:
Savcılık s.7’de bizi Rapor’da “Türk” terimi yerine üst-kimlik olarak “Türkiyeli”yi önermekle suçluyor. Ondan sonra şöyle diyor: “Türk kelimesi ırki bir anlamda değil, vatandaşlık bağı anlamında kullanılmaktadır”. Burada söylenecek şeyler o kadar çok ki, hangisinden başlayayım bilmiyorum. En iyisi sırayla gidelim.

1) Bizim Rapor’da Türk yerine Türkiyeli terimini üst-kimlik için önermemiz Savcılığı niye ilgilendiriyor, önce bunu hiç anlayamadım. Türkiye’de bu suç değil ki! Suçsa; hangi yasanın, hangi maddesinin, hangi fıkrasının, hangi bendine tekabül ediyor bu suç, öğrenmek istiyorum. Bunlardan hiç bahis yok. Sadece, bizim söylediklerimizin yanlış olduğunu iddia ediliyor. Karşı-Rapor yazıyor yine. Eğer bu memlekette ifade özgürlüğü varsa, hakaret ve şiddet içermedikçe ben istediğim kavram için istediğim terimi öneririm.
Bendeniz, üst-kimlik olarak “Türkiyeli” kavramını kullanmıyor diye Savcılığa karışıyor muyum? Onu 5 yıl hapis talebiyle mahkemeye verdirmek için suç duyurusunda bulunuyor muyum? Bulunmuyorum. Çünkü bendeniz kimsenin, kaçıncı defa tekrar ediyorum, suça ve şiddete teşvik ile hakarette bulunmadıkça hiç kimsenin ifade özgürlüğüne karışılamayacağına inanıyorum ve kendiminkine de karıştırtmam! Karıştırtmam, çünkü bunun Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre aynen böyle olduğunu biliyorum. Savcılık da, eminim, bu davanın sonunda öğrenecektir.

2) Türk kelimesinin “ırkî anlamda olmadığı”nı iddia ediyor.
Bu türden analizlerin bir iddianamede ne işi var? İddianame demek, tez yazmak mı demektir? Anayasa Hukuku tezi? Üstelik, yine baştan başa yanlış şeyler söylüyor. Doğrusu, bu kadar yanlış şeyin bir arada olduğu da epey nadirdir. Rapor’da da yazdık, kendisine de uzun uzun anlattım, boşuna anlatmışım: Bırakınız bu memlekette Türk teriminin Türk olmayanlar veya kendini Türk saymayanlar için yabancılaştırıcı olduğunu. Açık açık ve bir daha söylüyorum: “Türk”, bu memlekette hem üst-kimlik adı olarak kullanılmaktadır, hem de bir etnik grubun adı olarak.

En basitinden: Türkiye’de bugüne kadar yayınlanmış en geniş sözlük olan, 24 büyük ciltlik Meydan Larousse Büyük Lügat ve Ansiklopedi’yi açınız. Cilt 19, s.471. “Türk” madde başlığı. İlk satırında ezcümle şöyle yazıyor: “Türk ırkından olan kimse”. Bu kadar basit. Ama bendeniz bu kadar basitiyle bırakmaya niyetli değilim. Madem “Türk” bir etnik grubun adı değildir ve İddianame’nin s.7’deki iddiasına göre, tırnak içinde alıyorum, “vatandaşlık bağı anlamında kullanılmaktadır”, Savcılık şu hukuk sorularını yanıtlamalıdır. Yasal düzenlemelerimizden yalnızca 2 adet soru, adalet uygulamalarımızdan da 2 adet, fazla uzatmayalım:
– “Memleket içindeki yerli yabancılar (Türk tebalı)” ne demektir? Bu cümle, 28 Aralık 1988’de çıkartılan “Sabotajlara Karşı Koruma Yönetmeliği” tarafından, hangi kategorilerin sabotaj yapabilecekleri sıralanırken kullanılmıştır. Bundan kasıt, gayrimüslim vatandaşlar değilse nedir? Hani, Türk, vatandaşlığın adıydı?
– “Türk asıllı ve TC uyruklu” ne demektir? Bu terim, 625 s. yasanın 24/2 maddesinde, yabancı özel okullara MEB tarafından atanacak müdür başyardımcısının nitelikleri sayılırken kullanılmıştır. TC uyruklu dedikten sonra, bir de Türk asıllı diye belirtmek ne oluyor? Hani, Türk, vatandaşlık demekti?
– “Yabancı uyruklu TC vatandaşı” ne demektir? Bu terim, İstanbul 2 Numaralı İdare Mahkemesinin 17 Nisan 1996 tarihli kararında geçiyor. Peki, bu terimi mahkeme kimden bahsederken kullanmış? Yine bir Rum Ortodoks vatandaşımız için.
– “…yabancıların Türkiye’de mal edinmeleri yasaklanmıştır …” Bu cümle, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 8 Mayıs 1974 tarihli kararında geçiyor. Peki, bu terimi Yargıtay kimden bahsederken kullanmış? TC vatandaşı Rumlar tarafından kurulmuş Balıklı Rum Hastanesi Vakfı yöneticileri için.

Yani burada, yabancı dediği, Rum yurttaşlarımız. Hani, Türk, vatandaşlık demekti? Peki, hani Türk, vatandaşlık demekti? Acaba bu salonda veya bütün Türkiye’de, herhangi bir kişi, bu terimden daha acayip bir hukuk terimi duymuş mudur? Bir insan ya yabancı statüsündedir, ya vatandaş statüsünde! Geçiyorum, çünkü İddianame’de daha sorgulanacak çok durumlar var.

3) Yine üst-kimlikle ilgili olarak, Savcılık kimi ülkelerden örnekler getiriyor. Çok ilginç şeyler söylüyor. Diyor ki: “İspanya devleti vatandaşına İspanyalı değil, İspanyol denir”. Acaba İspanya’da bizim bilmediğimiz “İspanyol” diye bir etnik grup mu keşfedildi? Hayır ise, İspanyol ile İspanyalı’nın farkı nedir acaba?

Savcılık diyor ki: “Fransa devleti vatandaşına Fransalı değil, Fransız denir”. Pardon ama, aradaki fark nedir? Acaba Fransa’da son zamanlarda “Frank” diye bir etnik grup mu bulundu benim bilmediğim?  Üstelik, Osmanlı’da Fransa vatandaşlarına Fransız değil, “Fransevî” denirdi ki, Fransız’la aynı kelimedir. Yoksa öyle değil midir?

Diyor ki: “İngiltere devleti vatandaşına İngiltereli değil, İngiliz denir”.

Muhterem Yargıcım, işte burası İddianame’nin cidden doruk noktalarından biri. Öyle bir doruk noktası ki insanın gözü kararıyor. Çünkü efendim, “İngiliz” diye Savcılık der ama, İngilizler demez. 1707’de İskoçya’nın İngiltere’yle aynı parlamento altında birleşmesinden bu yana, bu insanlar kendisine “I am British” der. Tam 300 yıl olmuş…

Ben bu İddianameye boşuna “İcat-name” demedim. Bendenizin herkese tavsiyesi, birisi yurt dışına giderse ve İngiltere’ye uğrarsa, suret-i kat’iyede bir İngiltere vatandaşına sokakta gidip: “Are you English?” diye sormasın. Çünkü, yabancı olduğunu ve ülkeyi hiç mi hiç bilmediğini anlamazlarsa, kendisini çok fena üzebilirler. Çünkü İngiliz etnik grubundan değilse, çok sert bir tonda “No! I’m Scottish, no I’m Welch, no I’m Irish!” cevabı alır. Çünkü bu ülkenin İrlandalı, Galli, İskoç gibi çeşitli unsurları için “İngiliz” sayılmak tam anlamıyla bir hakarettir ve büyük hadiselerin patlamasına yol açabilir.

Bu ülkedeki bütün bu alt-kimlikler, “British” üst-kimliği altında bütünleşirler. İngiliz, bizde bazılarının bu ülkenin üst-kimliği sandığı galat bir terimdir ve bu devlette yaşayanlardan sadece İngiliz kökenlilerin alt-kimliğini ifadede kullanılır.

Üstelik, bu alt-kimliği kullanmak İngiliz kökenlilerin pek de işine gelmez, çünkü diğer alt-kimlik sahiplerini tahrik etmekten korkar. Bu ülkede birisine “Are you English?” diye sormak, Türkiye’de sokakta rastladığı bir adama “Sen Kürt müsün, sen Çerkes misin?” diye sormakla eşdeğerde, hatta çok daha vahimdir.

Bu arada, İddianame’de “İngiltere” olarak belirtilen devletin adı: “Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı”dır. Yalnızca “Büyük Britanya” veya yalnızca “Birleşik Krallık” dese yine kabul edilirdi, ama İngiltere olmuyor. Siz bakmayın, futbol maçlarında “England! England!” diye bağırıyorlar. Onlar dazlaklar.

Nitekim, Türkiye’de yayınlanmış en komple ansiklopedi olan AnaBritannica, cilt 11, s.571’deki “İngiltere” maddesinin ilk cümlesinde şöyle demekte: “Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığının önde gelen ülkesi. Ansiklopedi maddesi devam ediyor: “İngiltere’nin anayasal varlığından söz edilemez… İskoçya ve Galler kendi bakanlıklarına sahip, Kuzey İrlanda da iç işlerinde özerkken, İngiltere’nin kendine özgü hak ve kurumları bulunmaz. Dış ticaret, vergi ve savunmayla ilgili resmî istatistikleri Birleşik Krallık’a ait istatistikler içinde yer alır. İngiltere’ye özgü tek kurum, İngiltere Kilisesi’dir”.

Peki efendim, bu ansiklopedik bilgilere bile sahip olmadan nasıl oluyor da hükümler verilebiliyor, örnekler getiriliyor, kurallar konuyor ve sonra bunlar, bilimsel Rapor yazdı diye bizim 5 yıl hapse mahkum ettirilmemiz için ileri sürülebiliyor?
***

Devam etmeyeyim, çünkü daha çok şeyler var bahsedecek. Sadece şunu söyleyip geçeyim, hem de Savcılığın bu kadar yanlış arasında bir de doğru söylediği şeye değinmiş oluruz: Verdiği son örnek doğrudur. Hakikaten, Almanya devleti vatandaşına Almanyalı değil, Alman denir. İkisi, aynen Türk ve Türkiyeli gibi, çok farklıdır. Yalnız, bilimde şöyle bir ayrım var: Millet inşası yöntemleri ikiye ayrılır:
1) Fransız yöntemi,
2) Alman yöntemi.

Devletler Hususi Hukukunun vatandaşlık hukuku altdalına da yansıyan bu ayrımda, birincisine “Toprak esası” veya “Teritoryal yöntem” veya “Renan yöntemi” de denir. Zaten, bizim Rapor’da önerdiğimiz “Türkiyeli” terimi de tamamen bu yönteme göre önerilmiştir.

İkinci yönteme “Alman yöntemi” denir. Bunun diğer adı ise, “Kan Yöntemi”dir. Bilmiyorum bu kadar anlatmak yeterli midir.

Yine de bu noktayı şöyle bitirelim: Almanya’daki durum artık eskisi gibi değildir. Yalnızca Türkiyelilerin 2,5 milyona ulaşmasının gösterdiği gibi bu ülkede azınlıklar ve yabancılar çoğalınca, Almanya devleti artık Kan Yöntemini sulandırmak zorunda kalmıştır. Örneğin artık yalnızca Alman ana-babadan doğanlar değil, Almanya toprağında doğanlar da Almanya vatandaşlığını alabilmektedir.

Burada, önemli olan şu soru: Almanya vatandaşlığını alan veya orada doğduğu için Almanya vatandaşı olan bir Türk’e ne isim veriyoruz? “Alman Türkü” mü diyoruz?

Nitekim, Bulgar Türkü olmuyor, Bulgaristan Türkü oluyor. Yunan Türkü olmuyor, Yunanistan Türkü oluyor. Oralardan muhacir gelen insanlara kalkıp bir “Bulgar Türkü” deyince bakalım ne cevap alıyorsunuz. Nitekim, kendilerine bir köşe yazısının başlığında “Bulgar Türkü” dediği için bu insanlar Milliyet Ankara temsilcisi Fikret Bila’yı şiddetle protesto ettiler .

İşte, Muhterem Yargıcım, bunun içindir ki Türk Ermenisi olmuyor, Türkiye Ermenisi oluyor. Türk Rumu olmuyor, Türkiye Rumu oluyor. Türk Kürdü olmuyor, Türkiye Kürdü oluyor. Ama, “Türkiyeli”, çok iyi oluyor. Aynen İranlı, Vietnamlı, Suriyeli, Laoslu, Portekizli, Amerikalı, Taylandlı, Avusturyalı, Kanadalı, Çinli, gibi.

Evet, Çinli. Çin’de Çin diye bir etnik grup yoktur. Bizim Çinli sandığımız ve Çin ülkesinin yüzde 95 oranındaki egemen etnik grubunun adı “Han”dır. Çinli, bu ülkenin teritoryal yöntemle konmuş üst-kimliğidir. Aynen, Türkiyeli gibi.

Her şeyi bir tarafa bırakalım, bilmem Savcılık hiç düşünmüş müdür: Yunanistan başbakanı ya kalkar da, “Madem Türk bir etnik ifade değildir, o zaman bizim memleketimizde de herkes Yunanlıdır, çünkü bu da bir etnik ifade değildir” deyiverirse? Ya mazallah Yunanistan, Anayasasına bir 66. madde koyar da, “Yunan devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Yunanlıdır” derse ne olacak? 120.000 tane Batı Trakyalı Müslüman-Türk ne olacak? Yunanlı mı olacak?

Daha ilginci: Biz durmadan “Kürt sorunu yoktur, Güneydoğu sorunu vardır” dediğimizde, veya kendilerine alt kimlik olarak Kürt diyen bu insanlara “Hayır, senin adın Kürt değil, Güneydoğulu!” dediğimizde memleketi parçalanmaktan kurtarıyoruz da, ölçeği büyütüp “Türkiyeli” dediğimiz zaman mı ülkeyi parçalıyoruz? Ülkeyi asıl o zaman kurtardığımız çok açık değil mi? Bu nasıl çifte standartçılıktır? Mantığı ne yapıyoruz?

Rapor’da bütün demek istediğimiz bundan ibaretti işte, Muhterem Yargıcım.
***

“Niyet” meselesine tekrar döneceğim demiştim. Dönüyorum, çünkü Savcılık her sayfada bir niyet icat ediyor. Bir hukuk adamı, daha önce de defaatle söyledim, kalkıp da “niyet”i sorgulayamaz. Yoktur böyle bir yetkisi. İddianame s.8’de ezcümle şöyle diyor: “Raporda Türk yerine toprak esas alınarak Türkiyeli denilmesi önerilirken, aslında ülkenin adının yani Türkiye isminin de etnik bir çağrışım yaptığı da her nasılsa fark edilmemiştir, edilmemiş midir, yoksa henüz böyle bir uyarı için erken midir?” Bir hukuk adamı bunu nasıl yapar? Bunu böyle yazmak 2 açıdan büyük cesaret örneği:

1) “Yoksa henüz böyle bir uyarı için erken midir?” derken Savcılığın anlatmak istediği açıkça şudur: “Bu Raporcular aslında bu ülkenin adını Kürdistan koymak istiyorlar da, şu anda cesaret edemedikleri şimdilik Türkiyeli’yle idare ediyorlar. Zamanı gelince onu da söyleyecekler”. Artık, lafı uzatmamak için, burada Zanardelli Raporu’nu tekrar hatırlatmayı gereksiz görüyorum. Bunlar, vazifeyi suistimaldir. Yapamaz. Buraya, bu konuşmanın sonunda elbet döneceğiz.

2) İkinci sebep belki daha ilginç: “Türkiyeli terimi etnik çağrışım yapıyor” diyor. Yine çağrışımlar dünyası. İmgeler dünyası. Tahminler, olasılıklar, tehlikeler, tehlikeler, tehlikeler dünyası. Ama ceza hukuku, bir tek o yok. Çok güzel de, hani “Türk” etnik anlam taşımıyordu? Türk etnik anlam taşımıyorsa, Türkiyeli hiç taşımaz! Bir insan, hele hele bir hukuk adamı, yazdığı bir metnin 7. sayfası ile 8. sayfası arasında bu kadar mı çelişkili olabilirmiş?
***

Sonuç olarak, efendim, biz bu memleketin hayrı için Türkiyeli kavramını ortaya attık. Çok da iyi ettik. Bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını, hiçbir ayrım yapmaksızın kucaklayan tek kavramdır. Burada hepimiz Türkiyeliyiz. Beğenen kullanır, beğenmeyen kullanmaz. Ama, kullanana karışamaz.

“Ben Türk’üm” diyene kimse bir şey söyleyebilir mi? Ben Türk’üm demişse, bitmiştir. Ya dememişse? Ya diyemiyorsa? Ya Türk değilse veya kendini Türk saymıyorsa? Ne yapacağız? Öldürecek miyiz, yoksa zorla Türk’üm mü dedirteceğiz? Savcılığa soruyorum, hangisini yapacağız? Birinciyi mi, ikinciyi mi, hangisini?

Türk veya Türkiyeli. Bu memleket tartışır, zaman içinde kararını verir. Savcılık hangi hakla bizim ifade özgürlüğümüzü kısıtlamaya kalkıyor? Bu yetkiyi hangi yasanın hangi maddesinden alıyor?

Bizim bilimsel ve resmî raporumuzu TV kameraları önünde yırtan zorbalar hakkında dava açmayınca veya açamayınca, ikame olsun diye, bizim hakkımızda mı açıyor?
***

Savcılık bu konuda Atatürk’ten söz ediyor. Çok güzel. Ben de buraya gelmek istiyordum. Şimdi, kendisine soruyorum:Türkiyeli terimini bu ülkede ilk defa bizim mi ortaya attığımızı sanıyor? Bilgisi olması için söylüyorum: Bu kişi bizzat Atatürk’tür. Kendisi bunun farkında mıdır?

Şu maddeleri dinleyiniz:
“Madde 12: Türkiye’de ahval-i fevkalade müstesna olmak üzere, Türkiyeliler için seyr ü sefer serbesttir”.
“Madde 13: Emr-i tedris serbesttir. Kanun dairesinde her Türkiyeli umumi ve hususi tedrise mezundur”,
“Madde 14: Mektepler ve bilumum irfan müesseseleri devletin taht-ı nezaret ve murakabesindedir. Türkiyelilerin talim ve terbiyesi bir siyak-ı ittihat ve intizam üzere olmak mecburidir”.
“Madde 15: Türkiyeliler nizam ve kanun dairesinde ticaret ve sınaat ve felahat için her nevi şirketler teşekkülüne mezundurlar”.

Nedir bunlar? Nereden bunlar?

Tarihi, 1923 yılının Temmuz ayı. 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanununun kimi maddelerini değiştiren, ilk defa cumhuriyet diye bir yönetim biçiminden bahseden, ilk anayasa taslağı. Mustafa Kemal Paşa el yazısıyla bizzat yazmış. Demek ki, bir “bölücülük” varsa, ilk başlatan Mustafa Kemal idi. Hiçbir yorum yapmıyorum, sadece Savcılığın ıttılaına arz ediyorum.

Dokuzuncu Husus
Gelelim, bizim Rapor’da Anayasa Mahkemesiyle ilgili yere.
Bence Savcılık TCK 301/2’den dava açarken yalnızca Anayasa Mahkemesini “demokrasinin gerçekleşmesinde bir engel olarak göster”diğimizi söyleyerek bize haksızlık etmiştir. Çünkü biz Yargıtay’ı ve idare mahkemeleri ile Danıştay’ı da aynı kategoride ve aynı sertlikle eleştirdik. Bazı kararlarıyla ayrımcılık yaptıklarını, böylece demokrasiye zarar verdiklerini söyledik. Savcılık buraları nasıl atlamış? Bu vazifeyi ihmal değil midir?

Efendim, ben akademisyenim. Hakaret etmeden, suça ve şiddete teşvik etmeden, istediğimi söylerim. İstediğim eleştiriyi yaparım. Ben bunun için maaş alıyorum devletten. Ben suç işlemedim. Ama Savcılık burada tam 3 tane suç işlemiş bulunuyor:

1) Vazifeyi suistimal. Çünkü, Anayasa Mahkemesi kararlarını eleştirmek suç değildir. Savcılık, sırf ideolojisine uymuyor diye, beni susturmaya girişmektedir. İşte bu suçtur. Üstelik, bu resmen diktatörlük zihniyetidir.

2) Vazifeyi ihmal. Madem bu ifadeler Anayasa Mahkemesini aşağılıyor, bunlar Yüce Mahkemenin “Anayasa Yargısı” adlı yıllığının 61-93 sayfaları arasında aynen yayımlandı. Savcılık bu suçlu bu makale hakkında dava açmalıydı. Bu, vazifeyi ihmal suçudur. Ben bu makaleyi bildirdim ifadem sırasında. Tam 2 saat. Ama, hiçbir anlattığım girmemiş ki bu girsin. Basılmış metni dosyada da var.

3) Anayasa Mahkemesini aşağılama suçu. Yani, 301/2! Çünkü, burada “devletin yargı organlarını aşağılama” telakki edilen sözlerim, 25 Nisan 2003 günü Anayasa Mahkemesinin büyük salonunda ve Anayasa Mahkemesi başkan ve üyelerinin huzurunda, 41. Kuruluş Yılı Sempozyumunda verdiğim bildiriden alınmadır. Kelimesi kelimesine.

Şimdi, Savcılık diyor ki: “Ey Anayasa Mahkemesi, bu şahıs seni TCK md.301/2’ye girecek şekilde aşağılamış, sen farkında bile değilsin! Bu ne gaflet? Ben derhal senin namusunu kurtarıyorum ve davayı açıyorum” diyor.

Anayasa Mahkemesi anlamıyor da Savcılık mı anlıyor bir tek? Anayasa Mahkemesi mahcur mudur da suç duyurusunda bulunmamış üç yıldır? Savcılık onu hacir altına alıyor hakkımızda dava açarak?

Onuncu Husus
Muhterem Yargıcım, son olarak bu Sözde İddianameye niçin İtiraf-name dediğimi söyleyeyim.

1) Savcılık, İddianamesini tam bitirirken, bütün metnin özünü ve ruhunu veren şu sözleri söylemektedir (s.10): “İşte bu belge; azınlıklar yönünden ileri sürülen taleplerin yurdumuzu işgal altına sokan Sevr antlaşmasının azınlıklar hükümleri ile büyük benzerlikler göstermektedir. Böyle bir benzerlik karşısında ‘Sevr Paranoyasına’ kapılmanın yadırganacak bir yönü olmaması gerekir”. İddianamenin resmen doruk noktasını oluşturan son cümle, “Böyle bir benzerlik karşısında Sevr Paranoyasına kapılmanın yadırganacak bir yönü olmaması gerekir”, inanılmayacak bir cümledir. Değil Savcılık, Türkiye’de herhangi bir kimseyi fevkalade küçük düşürecek bir cümledir. Savcılık, zaten bütün iddianamesini kaplayan atmosferi yansıtırcasına, Sevr Paranoyasını kendisine yakın bulmaktadır. Bu, tabii ki kendi bileceği bir iştir. Ben şahsen, asla böyle bir şeyi söylemiş, hatta düşünmüş olmak istemezdim. Savcılık söylüyor.

2) Diğer yandan, Savcılık, bizim Rapor’umuzu Sevr Antlaşmasındaki azınlıklar hükümlerine büyük benzerlikler göstermekle itham ediyor. Tekrar söylüyorum: Bir an böyle olduğunu kabul etmiş olsak bile, bundan İddianameye nedir? Sevr Antlaşması 1920’de yapılmış ve 1923’te tarihe gömülmüş. Tarihsel bir metinle tutun ki benzerlik gösteren cümleler kurduk, bundan Savcılığa ne? Bu da mı suç? Ama bu, öyle bir şey ki, burada kat’iyen bırakmam bu kadarıyla. Burada yine icatçılık var. Kendisine soruyorum: Rapor’un hangi satırı Sevr Antlaşmasının hangi azınlık hükmüne benziyor? Bir tek madde söylemesini bekliyorum. Tek bir madde. Veremez. Zaten verebilecek olsa, İddianamede verirdi. Bu durumda yalnızca iki olasılık var:

1) Savcılık Sevr Antlaşmasının azınlık maddelerini okuyup incelemiştir, ama bizim Raporumuzla en ufak bir benzerlik bulamamıştır. Onun için madde verememektedir.

2) Savcılık, Sevr Paranoyası ortamından o denli etkilenmiştir ki, Sevr Antlaşmasını okuma cesaretini gösterememiştir. Ama yine de, kendisine bu kadar itici gelen bir Rapor’un, kendisine bu kadar korku veren bir antlaşmayla benzeşmesinin doğal olduğunu düşündüğünden, “Benziyor” deyip geçmeyi uygun bulmuştur.

Hangi olasılığın daha güçlü olduğunu Muhterem Mahkemeye bırakıyorum. Fakat, Muhterem Mahkemenin dikkatini, Savcılığın böyle boş iddiaları bütün İddianame boyunca durmadan ileri sürüp durmuş olduğu gerçeğine çekiyorum. Rapor Sevr’e benziyor demektedir, fakat hangi satırının hangi maddeye benzediği sorulduğunda İddianame dilini yutmaktadır.

Rapor yeni azınlık tanımı öneriyor demektedir, fakat bunu hangi satırında yaptığı sorulduğunda İddianame dilini yutmaktadır.

Rapor devletin üniter yapısı ve ülkenin bütünlüğünü tehlikeye atıyor demektedir, fakat bunu hangi cümlesiyle yaptığı sorulduğunda İddianame dilini yutmaktadır.

Rapor Türk yerine Türkiyeli’yi üst-kimlik olarak önermekle suç işliyor demektedir, fakat hangi yasanın hangi maddesinde bunun suç olduğu sorulduğunda, İddianame dilini yutmaktadır.

Rapor Anayasa Mahkemesini aşağılıyor demektedir, fakat bunu hangi satırındaki hangi sözcükle yaptığı sorulduğunda İddianame dilini yutmaktadır.

Rapor halkı kin ve düşmanlığa tahrik ediyor demektedir, fakat bunu hangi cümlesiyle yaptığı sorulduğunda İddianame yine dilini yutmaktadır.

Hepimiz yorulduk. Başka örnek vermeyeyim.

Onun için bu bir İddianame değil, bir Sözde-İddianamedir. Böyle bir İddianame, ülkemizde, askerî darbe dönemlerinde aşılabilmiştir.

***
İşte bu nedenlerledir ki, Muhterem yargıcım, bu Sözde İddianame bana, büyük romancı Yaşar Kemal’in “Akçasaz’ın Ağaları” dizisinden yazdığı Demirciler Çarşısı Cinayeti’nde Derviş Bey’e söylettiklerini hatırlattı.

Derviş Bey, kendisi gibi bir Çukurova derebeyi olan Akyollu Mustafa Bey’in kardeşini öldürtmüştür. Kardeşi kalmadığı için, karşılığında Mustafa Bey kendisini öldürtecektir.
Fakat, konağından çıkmayan Derviş Bey’i öldürtemeyen Mustafa Bey, kalkar, onun yanaşmalarından birinin harmanını yaktırır. Bunun üzerine Derviş Bey şöyle der:
“Aç kalacak değilsiniz Herkes zararını alacak. Ben buna yanmıyorum. Ben böyle bir rakibi hakketmedim. Buna yanıyorum”.
***

Ben de, öğrencilerime ve eşime ayıracak olduğum bunca zamana yanmıyorum.

Hakkımda böyle bir İddianame yazıldığına yanıyorum. Daha düzgününü hak edecek kalitede biri olduğumu sanıyorum.

Bilim adamlığına soyunup bilimsel bir tezi çürütmeye kalkışan, ama her satırında kendini daha da kötü duruma sokan bir Savcılıktan daha iyisini hak ettiğimi sanıyorum. Hem eylem hem de hukuk icat eden, sonra da bu icatlara göre yargılanmamı isteyen bir İddianameden daha iyisini hak ederdim sanıyorum.

Eğer suç kuramı bu memlekette temel dayanaklarını bu denli yitirmişse ve suçun öğeleri bu denli örselenmişse, kimsenin yapacağı bir şey ve de sığınacağı bir yer kalmamıştır diye korkuyorum.
***

Ama kalmadığını da kabul edemiyorum. Vardır, ve bu Karşı-İddianame onun bir kanıtı olacaktır.  Onun için, bu Karşı-İddianamenin sonunda, bir daha böyle bir şeye tevessül edilmesin diye, Savcılığın hakkettiği cezalara çarptırılmasını talep ediyorum. Kendisinin bu İddianameyle işlediği çeşitli suçların bir sıralamasını yapmak ve kendisi hakkında aşağıdaki suç duyurularında bulunmak istiyorum:

Bu iddianameyle, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası 2. maddesinde yer alan insan haklarına saygılı, demokratik hukuk devleti ilkesiyle belirlenen hukuk düzeni hiçe sayılarak, çok sayıda yasa maddesi ihlal edilmiştir.

1) İddianamenin yaptığı tamamen yasadışı ithamlar, bilimsel çalışma yapanların bundan sonra Devlet’in bir danışma kuruluna girip çalışmaktan kaçınmalarına yol açacak nitelik ve vahamettedir. Akademik çalışma ve özerklik engellenmiş, devletin çıkarları da zedelenmiştir. Türkiye’nin imzalayıp onayladığı BM Ekonomik, Sosyal, Kültürel Haklar Sözleşmesi md.15/3 ihlal edilmiştir (Md.15/4: “Taraf devletler, bilimsel araştırma için şart olan özgürlüğe saygı göstereceklerdir”). TC Anayasasının 90. maddesine göre, usulüne uygun yapılan temel haklar uluslararası sözleşmeleri yasaya üstündür. Böylece Anayasa da ihlal edilmiştir.

2) İfade özgürlüğüne yönelik tehdit, hakaret ve şiddet içeren eylemlere, örneğin Rapor’u yırtanlara dava açması gerekirken, şiddet/suça teşvik ve hakaret içermediği halde Rapor’a dava açılarak, Anayasa ve AİHS tarafından garantiye alınmış ve bütün özgürlüklerin önkoşulu olan ifade özgürlüğü ve dolayısıyla Anayasa ihlal edilmiştir.

3) Hukuk devletinin temel özelliği olan, özgürlüklerin kanunla sınırlanması ve Ceza Kanundaki tipiklik ilkesi ihlal edilmiştir. Rapor’un söyledikleri ile ceza hükümleri arasındaki ilişkiye dair hiçbir örnek verilmemiş, hiçbir bağ kurulmamıştır. Ceza Kanunun özgürlüklerin güvencesi olması kuralı ihlal edilerek kanun, özgürlüklere tehdit olarak uygulanmıştır. Ceza Kanununun 2. maddesindeki kıyas yasağı açıkça ihlal edilerek, başka ülke örnekleri üzerinden suçlamaya dayanak oluşturmak istenmiştir.

4) Mahkemeye sunulan dosya son derece özensiz hazırlanarak yargılama makamının ciddiyetine gölge düşürülmüştür.

5) Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan bu yana yönünü çevirdiği ve ortak bir birlik olma yolunda çaba harcadığı Avrupa, düşman gibi gösterilmiştir. Bu İddianame ve bu dava, Türkiye’nin AB’ye girmesinde büyük engel olarak kullanılacaktır. Bu yönden de Türkiye devleti ana hedeflerine zarar verilerek kamu yararına aykırı davranılmıştır.

6) İddianame, 1839’da kaldırılmış Millet Sisteminin temel direği “Millet-i Hakime” mantığıyla yazılmıştır. Milleti “asli” (Müslüman) ve talî (gayrimüslim azınlıklar) olarak ikiye bölmektedir. İddianame, çökmüş Osmanlı İmparatorluğunun temel düzenini yeniden ihdas çabasına girişmiştir.

7) Bir iddia makamının görevi/yetkisi, “mevcut olgu” (burada Rapor metni) ile “mevcut yasalar” (TCK) arasındaki bağlantıyı kurmak olduğu halde, bu iddianamede çok çeşitli zorlamalarla sanıkların “niyet”i sorgulanmakta, kendilerine kötü niyet atfedilmektedir
İddianame adeta bir “karşı-tez” biçiminde yazılmış ve ihbarda bulunan ve “aşırı milliyetçi” olarak tanınan kişilerin benzer düşüncelerine yer vermiştir. Bu nedenle, resmî iddianameye ideoloji karıştırmak yoluyla vazifeyi suistimal suçu oluşmuştur.

8) Kendi mantığına göre Savcılığın, Anayasa Mahkemesindeki bildiri ve bunun basılmış biçimi hakkında da dava açması gerekirdi. Ayrıca, Rapor’u yazan ve imzalayan Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu üyelerini, üstelik bunlar özel olarak dilekçe verip kendileri hakkında suç duyurusunda bulundukları halde, davaya dahil etmemiştir. Yani, vazifeyi ihmal suçu oluşmuştur.

9)Savcılık, Anayasa Mahkemesini, kendisine yapılan aşağılamayı anlayamayacak bir düzeyde saymaktadır. Böylece, devletin yargı organlarını aşağılama suçu işlenmiştir.

10) Türkiyeli” terimi kullanımının “kin/nefret yaymak” addedilmesi, bu terimi Temmuz 1923’teki ilk anayasa taslağında kendi el yazısıyla 4 ayrı maddede kullanan M.K.Atatürk’e hakarettir.

11) İfade özgürlüğünü yok eden, kesinleşmiş mahkeme kararlarını eleştirmeyi “yargıyı aşağılamak” sayarak eleştirinin en basit temellerini yıkmaya teşebbüs eden bu suçlamalar, aslında demokratik bir devlet düzenini ortadan kaldırarak diktatörlük ortamı getirmeye teşebbüs niteliğindedir. Bu nedenle de Anayasayı ihlal etmektedir.

12) Savcılık, milleti “asli” (Müslüman) ve “tali” (Gayrimüslim) unsurlara ayrıştırarak bölücülük suçu işlemiştir.