Deliçay’da yapılması planlanan HES projesiyle ilgili davanın Danıştay tarafından bozulması bize bilgi ve yönetim açısından ne söylüyor?

Erzincan Kemah’ta Deliçay deresi üzerine yapılmak istenen HES projesine karşı açılan davanın Danıştay 14. Dairesi tarafından bozulup ve buna gerekçe olarak da bilirkişi raporunun “geleceğe yönelik soyut ve genel nitelikte bir takım çekince ve öngörülere yer verildiği…” gösterilmesi oldukça tartışıldı. Avukat olmadığım için böyle bir kararın ileride açılabilecek davaları nasıl, ne noktalarda etkileyebileceğini öngöremiyorum. Ancak davanın bozma kararının bir iki ayrıntısı, bilgi ve yönetim konularına kafa yoran bir sosyolog olarak birkaç noktada farklı bir bilgi/yönetim rejimine işaret ettiğini düşündürttü. Bunları paylaşmak istiyorum.

Davanın seyrini uzun uzadıya anlatmayacağım. Hikayenin (benim için) sorunlu kısmı belli bir noktadan sonra başlıyor: 28/11/2014 tarihinde Sivas İdare Mahkemesi, ÇED raporunu yetersiz bularak ‘dava konusu işlemin iptaline’, yani HES projesinin durdurulmasına yönelik karar veriyor (temyiz yolu açık olmak üzere). Bunun ardından dosya Danıştay’a gidiyor. Danıştay da dosyayı inceleyerek Sivas İdare Mahkemesinin 28/11/2014 tarihli kararının bozulmasına karar veriyor ve davayı bütünüyle reddediyor. İşin ilginç yönü ise her iki kararın da dayanak noktasının 29/05/2014 keşif tarihli bilirkişi raporu olması.

1.

2014’teki bilirkişi raporunun en dikkat çekici noktalarından birisi ÇED raporunun bölgenin mevcut durumunu göz önüne alarak hazırlanmadığı yönündeki tespiti. Yani asıl amacı yapılması planlanan projenin çevreye getireceği olası zararlarının tespit edilip önlenmesine yönelik tedbirler almak olan ÇED raporu, incelemesi gereken çevreyi incelemeden ve o çevreye özgü yapıları dikkate alınmadan hazırlanıyor. Bilirkişi raporunun bu tespiti şu gözlemlere dayandırılmış: ÇED raporunun “yöreye özgü yapısal jeoloji verileri olmadığı” ve burada kullanılan kaynakların eski tarihli olması; “flora ve fauna ile ilgili kısımların genel literatür verileri kullanılarak hazırlandığı” (örneğin, en basitinden bölgede çokça bulunan bir meşe ağacı türünün ÇED raporunda belirtilmediğini), “balık geçitlerinin genel literatüre dayandığı” ve buna bağlı olarak da çizim, planlama ve metodun bulunmadığını (yani balık geçitlerinin, HES projesi başladıktan sonra durumlarının ne olacağının belli olmaması) ve bunlara ek olarak da bölgenin deprem, heyelan, erozyon, çığ ve sel gibi doğal afetlere açık olduğunu ve bunun da ÇED raporunun içerisinde yer almadığı tespiti var. Kısacası, bilirkişi raporuna göre (biraz da abartarak söylersek) ÇED raporunun Deliçay’la pek de bir ilgisi yok; daha ziyade Erzincan bölgesinin genel özellikleri göz önüne alınarak, literatür temel olarak hazırlanmış bir rapor.

Bunu epistemolojik olarak okuyacak olursak, bilirkişi raporu bize ampirik gözleme dayanması gereken verilerin, halihazırda var olan literatüre dayanılarak oluşturulduğunu söylüyor. Başka türlü söylersek, ÇED raporunda, ampirik bilginin önceliği literatüre devrediliyor. Bu da şöyle bir anlama geliyor: ÇED raporunu hazırlayanlar her ne kadar alana gitmiş olsalar da1, toplanan veriler, alandaki ampirik gözlemlerin sonucunu yansıtmıyor; literatürü doğruluyor. Yani, alanda toplanan verilerden ancak literatürde var olanlar proje raporunda kendilerine yer buluyorlar. Bir anlamda, literatürde belirtilmiş olan flora-fauna, balık türleri ve jeolojik oluşum hangileriyse adeta onlar bulunmak için gidilmiş ve gözlem yapılmış oluyor; yalnızca onlar proje raporuna giriyor. Ya da sadece literatüre girmiş özellikler ‘keşfediliyor’; onların dışında ampirik gözlem yapıldıysa bile, ona dayalı herhangi bir bilgi raporun içerisinde yer almıyor.

Kısacası, Galileo’dan beri bilimsel metodun temel iki ayağı olan literatüre kuşkucu yaklaşım ve ampirik gözlemin öncülüğü, yerini literatürün hakimiyetine, kitabi bilginin, gözlem ve deneyin yerini almasına bırakıyor.

Ancak toplanılan bilgi açısından, ilkine bağlı olan ikinci bir sorunlu nokta daha var burada. Yine bilirkişi raporunda ÇED raporunun Erzincan-Kemah bölgesinin geneline yönelik olduğu, (örnek olarak) bölgede sadece yedi tane endemik bitki tespit edildiğini söylüyor söyleniyor, ki ÇED raporu biraz ayrıntılı incelendiğinde bunun doğru olduğu rahatlıkla görülebilir. Ancak burada da daha da enteresan olanı, ÇED raporunda Deliçay’da tespit edilmiş olan endemik bitkilerin endemik sınıflandırması. Raporda üç çeşit sınıflandırma var: lokal, bölgesel, yaygın. Flora-fauna sınıflandırması incelendiğinde, Deliçay’da proje sahasında tespit edilen yedi tane endemik bitkinin de, “yaygın endemik” olarak sınıflandırıldığı, yani ne lokale ne de bölgeye endemik bitkiler olmadığı anlaşılıyor. Bir başka deyişle, ancak Erzincan bölgesindeki yaygın bitkiler Deliçay’da tespit ediliyor, Deliçay’ın yerlisi bitkiler ya yok, ya da varsa bile literatürde olmadıkları için kendilerine ÇED raporunda yer bulamıyorlar.

Dolayısıyla ÇED raporunda aktarılan bilgi, Erzincan-Kemah bölgesinin genel özelliklerinin Deliçay’da da olacağı varsaymakta. Yani, Deliçay, raporda, ancak bu bölgenin özelliklerini gösterdiği ölçüde var oluyor ve kendisine özgü herhangi bir özelliği varsa bile, bu raporda yer almıyor. Bu, bize, raporun analiz biriminin aslında Deliçay yerine, Erzincan-Kemah bölgesi olduğunu gösteren önemli bir veri ve iki açıdan sorunlu. Birincisi, çoğunlukla (ve yanlış olarak) Aristoteles’e atfedilen mantığın burada işlediğini görüyoruz: endemik X bitkisi Erzincan-Kemah bölgesinde vardır / Deliçay bu bölgededir / o zaman Deliçay’da da bu endemik bitkiler vardır. Bu önerme bulunan bitkilerle de doğrulanmış oluyor (ki bu da bir paradoksa yol açıyor; çünkü zaten o bitkiler aranıyordu). İkincisi, genel olarak Erzincan-Kemah bölgesinde var olan endemik bitkiler Deliçay’da da bulunsalar bile farklı bir düzenlemenin ve farklı bir ekolojik ve sosyal ağın parçası olarak varlar. Dolayısıyla ÇED raporu, Deliçay’ı kendi özellikleri olan bir ekosistem olarak değil, belli bir bölgenin aynı özelikleri gösteren bir parçası olarak görüyor. (Bunun, devletin ‘azınlık’ politikasından bir farkı yok: etnik olmasına gerek yok, Türkiye’deki her azınlık grup ancak genel olarak var olanla örtüştüğü ölçüde kendisine yer bulabiliyor; aynen endemik bitkiler gibi).

2.

Peki Danıştay bu kararı verirken politik mi davranmıştır?

Bugün herhangi bir şeyin politik olup olmadığına, ekseriyetle, iki kıstas eşliğinde karar veriyoruz: birincisi, kararı verenler iktidara yakın mı değil mi; ikincisi de sonuçları bakımından verilen karar iktidarın işine yarıyor mu yaramıyor mu? Oysa, siyaseti bu sorulara indirgediğimizde kimlik politikasının göbeğinde buluyoruz kendimizi. Önemli olan neyin nasıl yapıldığının ötesinde, kimin ne yaptığı oluyor. Ve bu da belli oranda bir çözümsüzlük ve politik sinisizme yol açıyor. Çünkü “kim yaptı” sorusu, ister istemez meseleyi “kimin gelirse benzer bir şey yapmayacağına” indirgiyor (ki kim gelirse gelsin herhangi bir şey yapmamasının bir garantisi yok). “Sonuçta kimin işine yarıyor” sorusu da sonucun baştan belli olduğunu ve süreç değişik olmuş olsa bile, olayların aynı yere evrileceğini varsayıyor.

Oysa davayı reddederken olumladığı / doğruladığı şey noktasında politik bir karar söz konusudur: ampirik bilgi yerine literatürün hakimiyetini, bilimsel bilginin gözlem ve deneye dayanan yönetimi yerine kitaplardan toplanmış bilgiyi, yerele özgü olan yerine de genelin yereldeki görüntüsünü onaylayan bir karar olduğu için politiktir.

3.

Son olarak, davanın avukatlarından Ümit Altaş, Danıştay’ın kendisini bilirkişi yerine koyarak karar verdiğini ifade etti. Doğrudur, çünkü modern yönetim mantığı bilgiye dayanır; yani modern ulus-devletin var olma biçimi kendi sınırları içerisinde bulunan canlı-cansız her türlü öğenin bilgisine sahip olmak ve bu bilgiyi kullanarak yönetmektir. Ancak ulus-devlet yönetimi aynı zamanda bunu tek başına yapamayacağını da bilir. Dolayısıyla da iktidar uzmanlara dağılmıştır: sosyoloji, psikoloji, antropoloji, ekonomi, siyaset bilimi, tarih, coğrafya ve hatta doğa bilimlerinin ürettikleri ve topladıkları bilgi aynı zamanda yönetimin parçasıdır. Birebir yönetim için üretilmemiş ve toplanmamışsa da ve bağımsız bilgi üretimi mümkün olsa da, bilimsel bilginin her noktada iktidarla ve yönetimle bir yere kadar bir ilişkisi bulunur.

Danıştay’ın bu kararı, eğer gerçekten kendisi bilirkişi yerine geçiyorsa (ki öyle görünüyor) bilginin uzmanlığa ve uzmanlaşmaya dayanan merkezkaç yaygınlığını, merkezcil bir hareket yaparak tek bir noktada toplamaya yönelmiştir. Yani yönetimle uzmanlar arasında var olan anlaşma da kesilmiştir ve bu şekilde yönetimin bilgiye dayanması da… Yani aynen kuvvetler ayrılığı gibi bilgiler ayrılığı da vardır ve bilgi tek bir noktada toplanmaz.

4.

Yazının başlığına dönersek… Peki Sivas İdare Mahkemesi bilginin ayrılığına, bilimsel ve uzmanlaşmış bilgiye inanıyor da Danıştay inanmıyor mu? İnanıp inanmadıklarını bilemeyiz. Gerçekçi bir yorum şöyle olabilir: bu dava bize Sivas İdare Mahkemesinin bilirkişiliğe, yani bilgiler ayrılığına dayanan bilgi/yönetim sistemini devam ettirdiğini, Danıştay’ın ise ettirmediğini gösteriyor. Bu yönüyle de Danıştay’ın kararı aslında Türkiye’de bir süreden beri devam etmekte olan her şeyin tek noktada, yani, karar ve kararı veren kişide toplanma eğiliminin bir başka ayağını temsil ediyor. Buna karşı durmak için de kararı veren kişiyi değiştirmektense (yani kimlik politikasının öznelere sıkışmış çözümsüzlüğündense), bilgi ve yönetim arasındaki ilişkinin nasıl olacağını düşünerek başlamanın politik olarak daha verimli olacağını düşünüyorum.

1 ÇED raporu 2012 ve 2015 tarihleri arasında dört kez bölgeye gidildiğini; ilkinde –ki ilk rapor yazılırken- yollar açık olmadığından dolayı çok iyi gözlem yapılamadığını, ancak 2015’te gözlem yapıldığını söylüyor.

Sanem Güvenç Salgırlı / Marmara Üniversitesi Sosyoloji Bölümü

KAYNAK: HUKUK POLİTİK