Yine uzun bir ara oldu. Tembelliğimiz baki, aranın uzunluğunun her zaman ki sebeplerinden birisi bu. Fakat, yalnızca çalışarak kendini gerçekleştirme çabasına allerjimizden kaynaklı olarak da tembelliğimizi kıskançlıkla koruyoruz. Şimdiden bu sebepten kaynaklı uzun aralar için kusurumuza bakmayın, bundan vazgeçmeyeceğiz. Bir diğer mesele de, cümleye çok ağır bir yerde virgül koyduk; sitemizde en son “Adalet Peşinde Son Viraj: Ankara Katliamı Davası”  yazısını yayımladık. İçimizden gelmedi o yazıyı ve fotoyu manşetten indirmek, aşağıya sıraya almak. Kısa bir süre de olsa unutmama gayretiydi bizim için. (HP)

Hukuka dair sözün sınırlarına dayandık mı? Ne dersiniz? Düşman ceza hukuku gibi kavramlar bile bu sınırı aşmaya yetmiyor artık.  Yeniyi kurmada pozitif bir etkiye sahip olabilecek bu kavramsal kullanışlar yıkıcı etkisini kaybetmiş durumda. Her seferinde ve sıkıştığımızda aşırı iştahlı ve yer yer gerçeklikten kopararak bu kavrama başvurmanın da olumsuz etkisini bir kenara muhakkak not etmek gerekir. Ne dersiniz? Bu kullanım şekli ve hukuk sisteminin ideolojik formuna yönelmeyen eleştirel bakış kendine dönen pasif bir eleştirelliği de sebebiyet vermiyor mu?

Hukukun olağanüstü ve düşmanla savaş hukuku uygulamalarını yakinen biliyoruz. Bu uygulamaların özellikle eleştirel görüşe sahip olanları korkutma ve sindirme aracı olarak kullanıldığı da pekâlâ ortada.

Bu durumda hukuk sistemimizden talebimiz ne? Olağan haline dönmesi ve adalet mi? Hukuk sisteminin olağan haline dönerek ve iyi yargıçlarla bu hedefe ulaşabilmesi mümkün mü? Olsa fena olmazdı. Fakat bunu bir temenninin dışında bir tez olarak sunmak; sığlık alanda tarihsel birikiminden kopararak hukuk sistemini manipüle etmek ve ideolojik formundan arındırmak değil midir? Yardım için sözü Aziz Augustinus’tana verelim: “Kral, niçin denizi kötü niyetle tuttuğunu sorunca, korsan onu gururlu bir atılganlıkla şöyle cevaplandırmıştı: ‘Ya sen niçin bütün dünyayı eline geçiriyorsun: Ama ben bu işi küçük bir gemiyle yaptığım için bana haydut deniyor, sen aynı işi büyük bir filoyla yapınca imparator diye anılıyorsun”

Ana akım bir hukuk eleştirisini gündemleştirebilmek için öncelikle Walter Benjamin’in Brecht için söylediği “dünyayı hukuki kavramlar örgüsünden soyma” çabasını görünür kılmamız gerekecek. Bu bağlamda Gökçe Çataloluk’un Hukuk Kuramı Dergisii’nde yayımlanan “ Brecht’in Hukuk Kuramına Katkısı Olabilir mi?” makalesini muhakkak okuyun. Bu yazının fikri de, alıntıları da tamamen o makaleden aşındırmadır zaten.

Dünyayı hukuk örgüsünden soyduğumuzda karşımızda topyekün siyasal bir çıplaklık kalıyor. İşte “Hukuk Nedir?” sorusunu o vakit sorduğumuzda muhtemelen yolumuz Yargıç Oliver Wendell Holmes ile kesişecek: “Hukuku anlamak için kitaplara, teorik tartışmalara vs. bakmaya gerek yoktur. Hukuk, haddizatında kötü adam ondan ne anlıyorsa odur.”

İfadenin düzlüğü ve sertliği rahatsız edici gelebilir. Fakat pratik alandaki uygulamalara sıkışmış ve taleplerin buradan şekillendiği bir hukuk sisteminde eleştirel düşüncenin eyleme geçebilmesi için bu kabalığa da ihtiyacı yok mudur?

Eleştirinin sisteme, sistemin temellerine dinamit yerleştirecek cesareti olmalıdır.

Bunu yaparken de cesareti, yalnızca iktidar partisinin yargı uygulamaları ile sınırlamamak lazım. Hukuk sisteminin sınıfsal ve ideolojik formu ile derdi olan eleştirel bakış açısı, sistem ile uygulayıcısının iç içeliğini unutmadan,  bu sistem ile didişecektir.  Aksi takdirde cesaretin ve eleştirilerinin yeniyi kurucu etkisi tamamen ortadan kalkacaktır.