I. Giriş
Uluslararası hukukunun son otuz yılına damgasını vuran temel sorunlardan biri, “evrensel yargı yetkisi”nin kime ait olduğu sorusudur. İlk bakışta soru, teknik bir hukuki yetki tartışması gibi görünse de aslında hukukun kaynağı, meşruiyetin sınırı ve gücün denetlenebilirliği ile doğrudan bağlantılıdır. Evrensel yargı yetkisi, en yalın biçimiyle, belirli suçların işlendiği yerden, failin vatandaşlığından ve mağdurun statüsünden bağımsız olarak yargılanabilmesini ifade eder. Evrensel yargı yetkisinin kabulü, hukukun hangi düzlemde ve hangi aktörler eliyle evrenselleşebileceği sorusunu da zorunlu olarak gündeme getirir. Bu tartışma, doğrudan ulus-devletlerin meşruiyet kaynağı olan egemenlik dogmasıyla da ilgilidir.
Evrensel yargı yetkisi ya evrensel bir anayasallık temelinde, antlaşma ile kurumsallaşmış ve akit taraf rızasına dayalı bir mekanizma içinde kullanılacaktır ya da ulus-devletlerin güçleri oranında sınırsız emperyal buyurganlığı olarak tek taraflı, ulusal ve güç temelli bir genişleme pratiğine dönüşecektir. Bu ayrım, uluslararası hukukun normatif geleceği bakımından belirleyicidir.
Evrensel yargı yetkisinin evrensel anayasallığa dayanan meşru biçimi, Roma Statüsü ile kurulan ve Birleşmiş Milletler sistemiyle kurumsal ilişki içinde faaliyet gösteren Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) bünyesinde ortaya çıkmıştır. UCM’nin evrenselliği, herhangi bir devletin ahlaki üstünlüğüne ya da fiilî gücüne değil; devletlerin açık rızasına, önceden belirlenmiş suç tiplerine ve kurumsal denetim mekanizmalarına dayanır. Bu yönüyle UCM, kusursuz bir “adalet” aygıtı olmaktan ziyade, keyfi güç kullanımını sınırlamayı amaçlayan anayasal bir uluslararası mekanizma olarak tasarlanmıştır.
UCM’nin yetkisi bilinçli biçimde sınırlıdır: Yalnızca soykırım, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve saldırı suçu gibi uluslararası hukukun ius cogens (hiçbir devletin tek taraflı iradesiyle bertaraf edemeyeceği emredici uluslararası hukuk kuralları) düzeyinde kabul ettiği en ağır fiilleri kapsar. Bu sınırlılık, evrensel yargı iddiasının keyfîliğe dönüşmemesi için zorunlu bir anayasal önlemdir. Evrensellik burada, “her suç her yerde” anlayışına değil; en ağır suçların, önceden belirlenmiş ve uluslararası antlaşmaya dayalı bir yetki çerçevesi içinde yargılanmasına işaret eder. Bu, Roma Statüsü ile tesis edilmiş evrensel anayasallıktır.
Bu nedenle UCM, demokratik teoriler açısından savunulması gereken bir “ahlaki ideal” değil; uluslararası düzlemde güç kullanımını hukuka bağlama girişimi olarak değerlendirilmelidir. Zayıflıkları, siyasal baskılara açıklığı ve eşitsiz uygulamaları, onun meşruiyetini ortadan kaldırmaz; aksine, kapitalizmde hukuku güçten ayırma çabasının çok zor ama vazgeçilmez olduğunu gösterir.
ABD Güney New York Bölgesi Savcılığı tarafından hazırlanan ve Nicolás Maduro’yu hedef alan iddianame ise, bu meşru evrensel yargı tasarımına doğrudan rakip olan bir pratik ortaya koymaktadır. Bu dosyada, Roma Statüsü’ne taraf olmayan ve UCM’nin yargı yetkisini sistematik biçimde reddeden ABD, fiilen evrensel sonuçlar doğuran ve UCM’yi ikame eden bir ceza yargısı tesis etmeye yönelmektedir.
Maduro iddianamesinde ABD yargısı, uyuşturucu kaçakçılığı ve “narko-terörizm” suçlamaları üzerinden, fiillerin tamamı ABD dışında gerçekleşmiş olsa dahi, geniş bir extraterritorial -ülke dışı- ceza yetkisi kurmaktadır. Bu yetki, somut ve doğrudan maddi bağlardan ziyade; “ABD pazarına olası etki”, “ABD güvenliğine tehdit” ve “terör örgütleriyle dolaylı ilişki” gibi varsayımsal zincirler üzerinden gerekçelendirilmektedir. Böylece ABD, evrensel yargı yetkisini açıkça savunmaksızın, evrensel yargı yetkisine benzer sonuçlar üreten tek taraflı bir yargılama pratiği geliştirmektedir.
Bu durum, basit bir yetki aşımı olarak değil; kurumsal bir ikame girişimi olarak değerlendirilmelidir. ABD, evrensel düzlemde anayasallık taşıyan ve bu nedenle denetlenebilir olan bir evrensel yargı mekanizmasını (UCM’yi) tanımamakta; buna karşılık, aynı işlevi kendi ulusal mahkemeleri aracılığıyla ve siyasal takdirle genişletilmiş ceza normları üzerinden bir ulus-devlet olarak üstlenmektedir. Evrensel hukukun yerini, evrensel olduğu iddia edilen fakat fiilen güce dayalı bir yargı pratiği almaktadır.
Evrensel yargı yetkisi ancak UCM gibi antlaşmaya dayalı, akit taraf rızasına dayanan, sınırlı ve kurumsal mekanizmalar içinde meşru olabilir. Bu yetkinin ulusal mahkemeler eliyle, özellikle de Roma Statüsü’nü reddeden güçlü devletler tarafından tek taraflı biçimde genişletilmesi, uluslararası hukukun evrenselleşmesi değil; klasik emperyalizme alan açan hukuk pratiğinin güncel tezahürüdür.
Maduro iddianamesi, bu açıdan, evrensel hukukun gelişimine katkı sunan bir adım değil; aksine, evrensel hukukun yerini seçici, siyasal ve denetimsiz bir yargı düzenine bırakma riskini somutlaştıran emperyalist bir örnek olarak ele alınmalıdır.
II. UCM: Keyfi güce karşı anayasal bir mekanizma
Uluslararası ceza hukuku alanında Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) ortaya çıkışı, teknik bir yargı kurumu inşasından ziyade, egemenlik metafiziğinin sınırlarını zorlayan tarihsel bir müdahale olarak değerlendirilmelidir. UCM, devletin mutlak ceza yetkisine karşı geliştirilmiş ahlaki bir jest değil; 20. yüzyılın kitlesel şiddet deneyimlerinin ardından, keyfi güç kullanımını sınırlama ihtiyacının kurumsal ifadesidir. Bu yönüyle UCM, uluslararası hukuk alanında bir “adalet ideali”nden çok, anayasal bir fren mekanizmasıdır.
UCM’nin değeri, kusursuz işleyişinde ya da evrensel etkinliğinde değil; neyi yapamadığında ve neyi bilinçli olarak yapmadığında yatar. Evrensel yargı yetkisi, burada sınırsız bir güç değil, bilinçli biçimde daraltılmış bir yetki olarak tasarlanmıştır. UCM, hukuku güçten ayırma iddiasını taşıyabilen ender uluslararası kurumlardan biridir.
UCM’nin kurucu mantığı anayasaldır, ceza yargısının evrenselleştirilmesini değil; ceza yargısının keyfî biçimde evrenselleştirilmesini engellemeyi hedefler. Roma Statüsü’nün suç tiplerini sınırlı tutması, yargı yetkisini önceden tanımlaması ve usulü ayrıntılı biçimde düzenlemesi, bu nedenle bir eksiklik değil, anayasal bir tercihtir. Evrensellik iddiası, ancak bu tür sınırlarla birlikte düşünüldüğünde meşru olabilir.
Bu bağlamda UCM, “herkes adına yargılama” iddiasında bulunan bir güç merkezi değildir. Aksine, devletlerin egemenlik metafiziğinden doğan ve ceza yetkisini mutlaklaştıran anlayışına karşı, akit taraf rızasına dayanan ve kurallı bir müdahale alanı açar. Buradaki evrensellik, fiilî güçten değil; önceden belirlenmiş normlardan ve ortak rızadan türetilir. Burada evrensellik, yargılayan aktörün niteliğinden değil; yargı yetkisinin önceden belirlenmiş sınırlarından kaynaklanır.
UCM’nin meşruiyeti, tek tek devletlerin ahlaki iddialarından doğmaz, çok taraflı bir kurumsal yapıdan kaynaklanır. Bu yapı, yavaş işler, siyasal baskılara açıktır ve çoğu zaman etkisiz görünür. Bu özellikler, UCM’nin keyfi güç kullanımına karşı kurulmuş anayasal bir mekanizma olduğunu gösterir. Hızlı ve etkili yargılama, her zaman hukuki meşruiyetin göstergesi değildir; aksine, denetimsiz hız, çoğu zaman denetimsiz siyasal zorun işaretidir.
UCM’de soruşturma ve kovuşturma yetkileri, tek bir yürütme organının takdirine bırakılmamıştır. Yetki, prosedürler aracılığıyla parçalanmış, karar alma süreçleri kurumsallaştırılmıştır. Bu, uluslararası düzlemde nadir görülen bir durumdur ve UCM’yi, güç ilişkilerinin doğrudan uzantısı olmaktan alıkoyan temel unsurdur. UCM’nin başarısız olduğu alanlar, çoğu zaman bu kurumsal sınırların aşılmak istendiği noktalarda ortaya çıkar.
UCM’nin varlığı, kaçınılmaz olarak devlet başkanlığı, dokunulmazlık ve egemenlik kavramlarıyla gerilim üretir. Bu gerilim, UCM’nin bir zaafı değil; tersine, uluslararası hukukun uzun süredir ertelediği bir hesaplaşmanın sonucudur. Devlet metafiziği, ceza yetkisini mutlaklaştırırken; UCM, bu mutlaklığı sınırlamaya çalışır. Bu nedenle UCM’nin her müdahalesi, yalnızca bireylere değil; egemenlik metafiziğinin kendisine yöneliktir.
Ancak bu yönelim, keyfi bir “üst otorite” iddiasına dönüşmez. UCM, egemenlik metafiziğinin izin verdiği ulusal (ulus-devlet ölçeğindeki) anayasallığın yerine geçmez; olması gerektiği gibi evrensel anayasallık lehine onu parçalar, sınırlar ve belirli suçlar bakımından askıya alır. Bu askıya alma hâli, yalnızca önceden belirlenmiş normlar çerçevesinde akit taraf rızasından doğar. Aksi hâlde evrensel yargı yetkisinin kullanımı, hukukun değil, gücün evrenselleşmesi anlamına gelir.
Bu noktada evrensel hukukun net ölçütünü belirleyebiliriz: Evrensel yargı yetkisi, ancak onu kullanan fail de (mahkeme vb. kurum) sınırlanıyorsa meşrudur. UCM’nin anayasal karakteri tam olarak burada ortaya çıkar. Yetki kullanan kurum, kendi sınırlarını da kabul etmek zorundadır. Bu sınırlar, yargının, savaş hakkı olduğunu ileri süren herhangi bir ulus-devlet siyasal iktidarının, dolayısıyla emperyalist zorun doğrudan aracı hâline gelmesini engeller.
Dolayısıyla UCM’yi savunmak, mevcut uluslararası düzeni kutsamak anlamına gelmez. Aksine, UCM, bu düzenin içindeki en güçlü gerilim noktalarından biridir. Savunulması gereken, UCM’nin fiilî sonuçları değil; hukuku güce karşı konumlandırma ısrarıdır. Bu ısrar, zayıf olabilir; ama yokluğu, hukukun tamamen araçsallaşması anlamına gelir.
Bu anayasal çerçeve, ulusal mahkemeler eliyle kurulan tek taraflı “evrensel” yargı iddialarını değerlendirmek için zorunlu bir ölçüt sunar. Evrensel hukukun bu sınırlı ve kurumsal biçimiyle, ulusal ceza hukukunun sınırlarını aşarak evrensel sonuçlar üretmeye yönelen pratikler arasındaki fark, basit bir yetki tartışması değil; objektif evrensel hukuk ile emperyal güç arasındaki ayrımın kendisidir.
III. ABD yargısının yetki inşası
ABD yargısının Nicolás Maduro hakkında hazırladığı iddianame, yüzeyde teknik bir ceza soruşturması olarak sunulsa da gerçekte egemenlik metafiziğine dayalı ulusal anayasallığın küresel ölçekte yeniden üretilmesine yönelik bütünlüklü bir yetki inşasıdır. Bu inşa, tek bir hukuki argümana değil; birbirini tamamlayan beş ayrı düzlemin eşzamanlı işletilmesine dayanır: Arka plan anlatısı, olası etki kurgusu, narko-terörizm genişlemesi, tanıma siyaseti ve yargılama yerinin emperyalist genişletilmesi (venue emperyalizmi). Bu unsurlar birlikte ele alındığında, ortaya çıkan şey bir ceza davası değil; emperyalist bir yargı mimarisidir.
İddianamenin ilk bölümleri, somut fiillerden ziyade, Venezuela’yı bir “narko-devlet”, devlet aygıtını ise suç örgütüyle özdeşleşmiş bir yapı olarak betimleyen geniş bir arka plan anlatısı kurar. Bu anlatı, hukuki delil sunmaktan çok, yargı yetkisini meşrulaştıracak ideolojik zemini hazırlar. Ceza hukukunun klasik kişisellik ve faillik ilkeleri daha baştan geri plana itilir; yerine siyasal rejimin niteliğine dair bütüncül bir tasvir geçirilir. Böylece yargılama, bireysel eylemlerden değil, bir devleti “haydut devlet” sayma olgusunun kendisinden hareketle kurgulanır.
Bu anlatı, egemenlik metafiziğinin tersyüz edilmiş bir biçimini üretir: Devletin mutlaklığı eleştirilir gibi yapılırken, aslında başka bir devletin egemenlik iddiası için ideolojik bir örtü yaratılır.
Yetki inşasının ikinci ayağı, fiillerin ABD topraklarında doğurduğu somut sonuçlara değil; ABD’ye yönelik olası etkilere dayandırılır. Uyuşturucu sevkiyatlarının “ABD pazarını hedeflediği”, “ABD güvenliğini tehdit ettiği” ya da “ABD’ye ulaşabileceği” yönündeki varsayımlar, yargı yetkisinin temel gerekçesi hâline getirilir.
Bu noktada ceza hukuku, gerçekleşmiş fiilleri değil; olasılıkları ve niyet atıflarını yargılamaya başlar. Objektif ülkesellik ilkesi, somut bağlardan koparılarak esnetilir; varsayımsal etki, fiilî bağın yerine geçirilir. Böylece ABD yargısı, coğrafi sınırlarını hukuken değil, stratejik olarak aşar.
Üçüncü düzlemde, ABD ulusal hukukundaki 21 U.S.C. §960a (narko-terörizm) hükmü devreye sokulur. Tarihsel olarak istisnai ve dar bir norm olarak tasarlanan bu madde, Maduro iddianamesinde ceza hukukunun merkezî taşıyıcısına dönüştürülür. Terör örgütleriyle “bilerek ve isteyerek” kurulan bireysel ilişkiler yerine, devlet başkanlığı konumu ve devlet aygıtının bazı unsurlarıyla kurulan dolaylı bağlantılar suçun maddi unsuru gibi sunulur.
Bu genişleme, yalnızca ceza normunun sınırlarını değil; fail kavramının kendisini dönüştürür. Bireysel kusur yerini siyasal konuma, somut fiil yerini rejim tipine bırakır. §960a, böylece egemenlik metafiziğinin ceza hukuku içindeki taşıyıcısına dönüşür.
Yetki inşasının dördüncü ayağı, tanıma siyasetidir. ABD yürütmesi, Nicolás Maduro’yu Venezuela’nın meşru devlet başkanı olarak tanımadığını ilan etmekte; bu siyasal tercih, ceza yargısının ön kabulü hâline getirilmektedir. Devlet başkanı dokunulmazlığı, hukuki bir kurum olarak tartışılmaksızın, tanıma yoluyla fiilen işlevsizleştirilmektedir.
Bu noktada devlet başkanı dokunulmazlığı, hukuki bir statü olmaktan çıkar; aşılması gereken siyasal bir engel olarak kodlanır. Yürütmenin dış politika tercihi, yargısal yetkinin kapısını açan asli mekanizma hâline gelir. Ceza yargısı, böylece anayasal denge unsuru olmaktan çıkıp, siyasal iktidarın uzantısına dönüşür.
Yetki mimarisinin son ayağı yargılama yerinin emperyalist genişletilmesi, venue emperyalizmidir. ABD Güney New York Bölgesi Mahkemesi’nin yetkisi, ABD dolarının kullanımı, finansal işlemlerin New York’tan geçmesi, telefon sinyalleri ya da bankacılık altyapısı gibi gerekçelerle tesis edilir. Küresel kapitalizmin merkezî araçları, böylece küresel yargı yetkisinin dayanağı hâline getirilir.
Bu mantık kabul edildiğinde, dünya üzerindeki neredeyse her ekonomik faaliyetin ABD yargısına bağlanabilmesi mümkündür. Ulusal mahkeme, fiilen küresel bir ceza mahkemesi gibi konumlandırılır; ancak bu küresellik, antlaşmaya dayalı, akit taraf rızasına değil, sermaye ve finans ağlarının merkezî konumuna dayanır.
Sonuçta ABD, evrensel hukukun akit taraf rızasına dayanan kurumsal biçimini, UCM’yi tanımaksızın egemenlik metafiziğine dayalı ulusal anlatısını emperyalist hedefleriyle bütünleştiren bir ideolojik örtüye dönüştürmekte ve kendi varsayımsal ulusal çıkarlarını –gerçekte sermaye gruplarının çıkarlarını– küresel ölçekte dayatan bir hukuki yetki düzeni kurmaya yönelmektedir. Bu düzen, hukuki çoğulculuğun değil; egemenlik metafiziğine dayanan tek merkezli emperyalist bir güç anlayışının ürünüdür.
IV. Trump’ın ABD iç hukukunu emperyalist amaçlarla zorlaması
ABD yargısının Maduro iddianamesinde somutlaşan yetki inşası pratiği, yalnızca evrensel hukuka ve UCM’nin temsil ettiği evrensel anayasallık fikrine aykırı değildir; aynı zamanda ABD’nin kendi iç hukuk düzeni ve anayasal ilkeleriyle de derin bir gerilim içindedir. Bu gerilim, tali bir yorum farklılığı değil; ceza hukukunun temel ilkelerini ve anayasal sınırları zorlayan yapısal bir kırılmadır.

ABD ceza hukukunun yerleşik doktrini, yasaların ülke dışı uygulanmasına karşı güçlü bir karineye dayanır. “Extraterritoriality’ye -ülke dışı uygulamaya- karşı karine” olarak bilinen bu ilke, özellikle ceza hukuku alanında, bireylerin hukuki öngörülebilirliğini ve keyfi yargılamaya karşı korunmasını güvence altına almayı amaçlar. Kongre’nin açık ve dar bir yetkilendirmesi olmadıkça, ceza normlarının ülke dışındaki fiillere uygulanmaması bu anlayışın temelidir. Maduro iddianamesinde ise bu karine, §960a’nın istisnai niteliği görmezden gelinerek fiilen aşılmaktadır.
Buradaki sorun, ABD yasalarının teknik olarak ülke dışında uygulanabilir olup olmamasından ziyade, bu uygulanabilirliğin hangi mantıkla genişletildiğidir. §960a, tarihsel olarak terör eylemlerinin finansmanına yönelik bireysel ve somut fiilleri hedeflemek üzere kabul edilmiş istisnai bir normdur. Buna karşın iddianamede, bireysel fiiller yerine siyasal konum, devlet aygıtının yapısı ve dolaylı ilişkiler ceza sorumluluğunun yerine geçirilmektedir. Böylece ceza hukuku, kişisellik ve kusur ilkelerinden koparılmakta; konumdan ve statüden türetilen bir sorumluluk anlayışı devreye sokulmaktadır.
Bu yaklaşım, ABD Anayasası’nın temel güvenceleriyle de açık bir çatışma içindedir. Anayasal adil yargılanma güvenceleri ve hukuki öngörülebilirlik ilkesi, bireylerin hangi fiiller nedeniyle, hangi hukuk rejimine tabi olacaklarını makul biçimde önceden öngörebilmelerini gerektirir.
ABD vatandaşı olmayan, ABD topraklarında bulunmayan ve fiilleri ABD dışında gerçekleşen kişilerin, “ABD pazarına olası etki” ya da “ABD güvenliğine dolaylı tehdit” gibi muğlak varsayımlar üzerinden yargılanması, bu anayasal koruma rejimini fiilen işlevsizleştirmektedir. Bu durum, ceza yargısının anayasal meşruiyetini zedeleyen bir keyfilik üretmektedir.
Daha da önemlisi, bu yetki genişletmesi pratiği, yasama–yürütme–yargı arasındaki anayasal dengeyi, kuvvetler ayrılığını bozmaktadır. Terör örgütü tanımlarının yürütmenin siyasal takdirine bağlı olması, suç tipinin sınırlarını fiilen yasama değil yürütme tarafından belirler hâle getirmektedir. Yargı ise bu siyasal belirlemeleri sorgulamaksızın ceza normunun parçası hâline getirdiğinde, anayasal ayrım ilkesi işlevsizleşir. Ceza yargısı, anayasal bir denge unsuru olmaktan çıkarak, ulusal güvenlik stratejisinin hukuki aparatı hâline gelir.
ABD yargısının bu yetki genişletmesini meşrulaştırmak için sıklıkla başvurduğu örneklerden biri, Manuel Noriega davasıdır. Ancak bu örnek, dikkatli incelendiğinde, Maduro dosyasını meşrulaştırmak bir yana, ABD’nin bugün izlediği yolun ne kadar sorunlu olduğunu ortaya koymaktadır. Noriega, hiçbir zaman anayasal bir devlet başkanı statüsüne sahip olmamış; Panama’yı uluslararası düzlemde devlet başkanı sıfatıyla temsil etmemiştir. Buna karşın Maduro, tartışmalı da olsa, Venezuela devlet aygıtı üzerinde fiilî ve sürekli bir kontrol uygulamakta; devlet başkanlığı yetkilerini icra etmektedir. Noriega istisnasını Maduro’ya genişletmek, istisnayı kural hâline getirmek anlamına gelir ve bu, ABD iç hukukunda dahi devlet başkanlarının dokunulmazlığı rejiminin siyasal tercihlere tâbi kılınması sonucunu doğurur.
Bu noktada belirleyici olan husus, ABD mahkemelerinin Noriega davasında yürütmenin “tanıma” yönündeki siyasal tercihine yargısal denetim uygulamaktan bilinçli biçimde kaçınmasıdır. Bu kaçınma, o davada dahi ciddi biçimde eleştirilmişken, Maduro dosyasında çok daha sorunlu bir hâl almaktadır. Zira burada yürütmenin tanıma kararı, yalnızca diplomatik bir tercih olarak değil, ceza yargısının ön koşulu olarak kabul edilmektedir. Yargı, kendi yetkisini hukuki normlardan değil, yürütmenin dış politika tercihinden türetir hâle geldiğinde, bu durum ABD Anayasası bakımından yargısal bağımsızlığın fiilen aşınması anlamına gelir.
Benzer bir sorun, ceza hukukunun extraterritorial -ülke dışı- uygulanmasına ilişkin yerleşik karinenin aşılmasında da görülmektedir. ABD Yüksek Mahkemesi içtihadında açıkça vurgulanan “ülke dışı uygulamaya karşı karine”, ceza hukukunda bireylerin öngörülebilirliğini ve keyfi yargılamaya karşı korunmasını amaçlar. Maduro iddianamesinde ise bu karine, §960a’nın istisnai niteliği göz ardı edilerek, varsayımsal etki ve dolaylı bağlantılar üzerinden fiilen geçersiz kılınmaktadır. Bu yaklaşım, ceza hukukunun anayasal sınırlarını esnetmekle kalmaz; hukukun kendisini siyasal stratejinin bir fonksiyonuna indirger.
ABD, federal hukukunun istisnai araçlarını, istisna olarak kalmaları gereken sınırların dışına taşırarak, emperyalist amaçlarla işleyen bir yetki rejimi kurmaktadır. Bu rejim, yalnızca “yabancılar” için değil, ABD yurttaşları açısından da tehlikelidir. Zira ceza hukukunun sınırlarının bu biçimde belirsizleştirilmesi, anayasal güvencelerin evrensel değil, seçici ve siyasal hâle gelmesi sonucunu doğurur. Bugün dışarıda normalleştirilen keyfilik, yarın içeride de anayasal ihlalin gerekçesi hâline gelir.
ABD’nin ulusal hukukunu emperyalist amaçlarla zorlaması, yalnızca “dışarıya” yönelik bir hukuksuzluk üretmez. Aynı zamanda ABD yurttaşları açısından da hukuki güvencelerin aşındırılması anlamına gelir. Ceza hukukunun sınırlarının bu denli esnetilmesi, bugün “yabancı” olan öznelerle sınırlı kalmaz; yarın aynı mantık, iç hukukta da anayasal güvencelerin baypas edilmesinin meşru gerekçesi hâline gelebilir. Keyfi yetki, başka ülke örneklerinde görüldüğü üzere, dışarıda kurulduğu ölçüde içeride de normalleşir.
Dolayısıyla Maduro iddianamesinde somutlaşan yetki inşası pratiği, ABD açısından yalnızca bir güç gösterisi değil; anayasal bir risk alanıdır. ABD kendi anayasasını, evrensel anayasallık lehine aşmadığı gibi, emperyal hedeflerle zorladığında kendi iç tutarlılığını da yitirmektedir. Bu zorlamanın nihai sonucu, hukuksuzluğun hem küresel hem ABD ölçeğinde kurumsallaşması olabilir.
V. Seçici evrensellik ve emperyal hukuk
Uluslararası ceza hukukunda ABD ile UCM arasındaki gerilim, çoğu zaman yüzeysel biçimde “yetki çatışması” ya da “egemenlik kaygısı” olarak sunulmaktadır. Oysa bu gerilim, teknik bir uyuşmazlıktan değil; egemenlik metafiziğine dayalı ulusal anayasallık ile evrensel anayasallık arasındaki yapısal karşıtlıktan kaynaklanmaktadır. ABD’nin Roma Statüsü’ne taraf olmaması ile Maduro iddianamesi gibi dosyalar üzerinden evrensel sonuçlar doğuran bir ceza yargısı kurmaya yönelmesi arasındaki ilişki, bu karşıtlığın en berrak ifadesidir.
ABD’nin UCM’ye taraf olmaması, sıklıkla “egemenlik kaybı” söylemiyle gerekçelendirilir. Ancak burada söz konusu olan, egemenlik metafiziğinin kendisidir. Bu metafizik, ulus-devletleri ve içinde gelişen ulusal anayasallığı hukukun doğal ve nihai çerçevesi olarak kabul eder; evrensel anayasallığı ise ya tali bir düzenleme alanına iter ya da açık bir tehdit olarak kodlar.
ABD açısından UCM’nin kabul edilemezliği, yalnızca askerî ya da siyasal elitlerin yargılanma ihtimaliyle ilgili değildir. Asıl sorun, UCM’nin temsil ettiği evrensel anayasallıktır: Hukuki meşruiyetin tek merkezden değil, akit taraf rızasına dayalı ve kurumsal biçimde üretilmesi ihtimali. Bu ihtimal, egemenlik metafiziğine dayalı ulusal anlatının kurucu öncülünü sarsar. Zira egemenlik metafiziği, hukuku son kertede ulusal iradenin bir fonksiyonu olarak düşünür; UCM ise bu iradeyi evrensel anayasallık lehine parçalamaya yönelir.
Bu nedenle ABD, UCM’ye taraf olmamayı bir “çekilme” olarak değil; Trump’ın “MAGA” anlatısı içinde emperyalist hedeflerini gizlemeyerek meşru göstermeye yarayan egemenlik metafiziğini muhafaza etmenin zorunlu koşulu olarak görmektedir. ABD, evrensel anayasallığın kurumsal biçimi olan UCM’yi reddetmekte; buna karşın, Maduro iddianamesi gibi dosyalar üzerinden fiilen evrensel yargı yetkisine benzer sonuçlar üretmektedir. Bu durum bir tutarsızlık değil; “seçici evrensellik” olarak adlandırılması gereken bilinçli bir emperyalist stratejidir.
Seçici evrensellik, evrensel hukukun yalnızca belirli öznelere, belirli coğrafyalara ve belirli siyasal bağlamlara uygulanması anlamına gelir. Burada evrensel olan hukuk değil; ABD’nin kendi varsayımsal ulusal çıkarlarının evrenselmiş gibi sunulmasıdır. Bu çıkarların “ulusal” niteliği ise başlı başına ideolojiktir. Zira söz konusu olan, tüm Amerikalıların ortak çıkarları değil; küresel ölçekte faaliyet gösteren büyük şirketlerin, finansal ağların ve sermaye gruplarının çıkarlarıdır.
ABD yargısı, bu çıkarları “küresel güvenlik”, “terörle mücadele” ya da “uluslararası suçla savaş” gibi evrenselci söylemlerle örterek, egemenlik metafiziğine dayalı ulusal anlatıyı emperyalist amaçlarla bütünleştiren bir ideolojik örtü üretmektedir. Böylece ulusal anayasallık, evrensel anayasallık lehine aşılmak yerine, evrenselmiş gibi sunularak küresel ölçekte dayatılmaktadır.
Bu seçici evrensellik pratiğinin en ağır sonucu, hukukun tek taraflılaştırılmasıdır. Hukuk, burada farklı normatif düzlemler arasında işleyen çoğulcu bir yapı olmaktan çıkar; tek merkezli, emperyalist bir güç anlayışının meşruiyet aracına dönüşür. Evrensel hukuk, antlaşmaya dayalı kurumsal sınırlar içinde değil; güçlü bir devletin ulusal ceza hukuku üzerinden tanımlanır.
Bu noktada artık hukuktan değil, emperyal hukuktan söz etmek gerekir. Emperyal hukuk, normların evrenselliğini değil; gücün evrensel etkisini esas alır. UCM’nin sınırlı, yavaş ve çoğu zaman etkisiz yapısı, bu nedenle bir zayıflık değil; hukukun güçten ayrılma çabasının zorunlu sonucudur. Buna karşılık ABD yargısının etkinliği, hukukun siyasallaştırılması ve araçsallaştırılması pahasına sağlanmaktadır.
Sonuçta ABD, evrensel hukukun antlaşmaya dayalı kurumsal biçimini tanımaksızın, egemenlik metafiziğine dayalı ulusal anlatısını emperyalist hedefleriyle bütünleştiren bir ideolojik örtüye dönüştürmekte ve kendi varsayımsal ulusal çıkarlarını küresel ölçekte dayatan bir hukuki yetki düzeni kurmaya yönelmektedir. Bu düzen, egemenlik metafiziğine dayanan tek merkezli emperyalist bir güç anlayışının ve bu gücü meşruiyetin tek kaynağı olarak tüm dünyaya dayatma hedefinin ürünüdür.
VI. Sonuç: Evrensel hukuk mu, emperyal yargı mı?
Burada ele alınan sorun, belirli bir ceza davasının doğruluğu ya da yanlışlığıyla sınırlı değildir. Tartışmanın merkezinde, evrensel hukukun hangi tarihsel ve anayasal zemin üzerinde kurulabileceği sorusu yer almaktadır. Nicolás Maduro hakkında hazırlanan ABD iddianamesi, bu soruyu teknik bir yetki meselesi gibi sunmakta; oysa dosyanın bütününe bakıldığında, asıl meselenin hukukun evrenselleşmesi ile egemenlik metafiziğinin emperyal yeniden üretimi arasındaki karşıtlık olduğu açıkça görülmektedir.
UCM, tüm sınırlılıklarına ve siyasal baskılara açıklığına rağmen, evrensel hukukun antlaşmaya, yani akit taraf rızasına dayalı ve anayasal biçimini temsil etmektedir. UCM’nin zayıflığı, hukuki meşruiyetinin görünümüdür; hukuku güçten ayırma ısrarından kaynaklanmaktadır. Evrensel yargı yetkisi, burada keyfi bir güç alanı değil; bilinçli biçimde sınırlandırılmış, kurumsallaştırılmış ve denetime açılmış bir hukuki imkân olarak tasarlanmıştır. Bu yönüyle UCM, ulus-devletlerin doğal ve değişmez kabul edilmesine dayanan egemenlik metafiziğine karşı, evrensel anayasallık lehine açılmış tarihsel bir gediktir.

ABD yargısının Maduro iddianamesinde izlediği yol ise, bu gedikten ilerlemek yerine onu kapatmaya yöneliktir. Tanıma siyaseti, devlet başkanı dokunulmazlığının işlevsizleştirilmesi, narko-terörizm suçunun ülke dışı biçimde genişletilmesi ve venue emperyalizmi birlikte ele alındığında, ortaya çıkan şey hukukun evrenselleşmesi değil; ABD yargısının evrenselmiş gibi dayatılmasıdır. Bu dayatma, egemenlik metafiziğine dayalı ulus-devletlerin güç kapasitelerinin, küresel ölçekte geçerli tek normatif çerçeve kaynağı olarak sunulması anlamına gelmektedir.
Bu bağlamda ABD’nin UCM’ye taraf olmama tercihi, hukuki bir çekingenlik ya da teknik bir yetki kaygısı olarak okunamaz. Bu tercih, Trump’ın “MAGA” anlatısı içinde emperyalist hedeflerini gizleme ihtiyacı duymadan meşru göstermeye yarayan egemenlik metafiziğini muhafaza etmenin zorunlu koşulu olarak işlev görmektedir. ABD yargısının evrensel yetki arayışı, burada yalnızca iç hukukun örgütlenme biçimi değil; küresel ölçekte sermaye çıkarlarını ve güç ilişkilerini hukuki biçime sokan ideolojik bir aygıttır. “Ulusal çıkar” olarak sunulan şey, gerçekte tüm Amerikalıların değil; küresel ölçekte faaliyet gösteren büyük şirketlerin ve sermaye bloklarının çıkarlarıdır.
Bu nedenle ABD yargısının güçlü, hızlı ve sonuç alıcı olması, hukuki meşruiyetin göstergesi değildir. Aksine bu etkinlik, hukukun, ABD yargısı özelinde emperyalist bir araç hâline gelmesinin sonucudur. Hukuk burada çoğulcu, antlaşmaya dayalı ve sınırlayıcı bir normatif düzen olmaktan çıkmakta; egemenlik metafiziğine dayanan tek merkezli emperyalist bir güç anlayışının meşruiyet dili hâline gelmektedir. Evrensel hukuk iddiası, böylece içerikten koparılmakta; geriye yalnızca evrensel etki üreten bir emperyalist güç pratiği kalmaktadır.
Bu noktada temel ayrım yeniden ve açık biçimde ifade edilmelidir: Evrensel hukuk ya vardır ve objektif hukuktur, antlaşmaya dayalı, akit taraf rızasına tabi olur ya da yoktur ve sömürge aygıtı olarak işlev görür, norma değil emperyalist güce dayanır. Antlaşmaya dayalı, akit taraf rızasına tabi olduğu ölçüde sınırlı, yavaş ve kırılgandır; sömürge aygıtı olduğu ölçüde hızlı, etkili ve yıkıcıdır. UCM’nin temsil ettiği evrensel anayasallık, hukuku güçten ayırma çabasının eksik ama meşru biçimidir. ABD yargısının Maduro dosyasında somutlaşan pratiği ise, hukuku gücün dili hâline getiren klasik emperyalizmin güncel tezahürüdür.
Bu nedenle Maduro iddianamesi, evrensel hukukun gelişimine katkı sunan bir adım değildir. Evrensel hukuka karşı yöneltilmiş emperyalist bir meydan okumadır. Tartışmanın özü de burada yatmaktadır: Hukuk, ya halkların özgürlük yürüyüşü eşliğinde egemenlik metafiziğinin ötesine geçmeye cesaret edecektir ya da egemenlik metafiziğinin hizmetinde, küresel ölçekte işleyen bir zor aygıtının yakıtına dönüşecektir.





















































