Yargı: Güvence mi? Araç mı?
27–28 Şubat 2026’da Türkiye Barolar Birliği ile İstanbul Barosu tarafından İstanbul Kongre Merkezi’nde düzenlenecek “Yargının Araçsallaştırılması: Güncel Sorunlar II” başlıklı uluslararası sempozyum, cevapsız bırakılan o soruyu yeniden hatırlatıyor: Yargı, anayasal düzenin güvencesi mi, yoksa yalnızca siyasal mücadelelerin bir aracı mı?
Gerçek nedir?
Olağan dönemlerini toplasan lise çağı yaşlarında olmayan hukuk sistemimizde bu soruyu cevaplamak zor olmasa gerek. Ama Christopher Nolan’ın yönettiği o meşhur film “Memento”’daki Leonard karakteri gibi unutkanlık hastalığına yakalandığınızda, her günü yeni baştan dünü unutarak yaşadığınızda, bu kolay soru zor bir bilmeceye dönüşüyor. Belki de sorun unutkanlık değil; hukuk devletinin ahlaki konforunda kamp kurup siyasal mücadelelerin şeytanlaştırılmasıdır. Gerçek aslında karmaşık değildir, ama bu basit gerçekle yüzleşmek sistemi ve ahlaki konforu yıkacağı için zordur.
Halbuki Hannah Arendt’ten devşirerek söylersek: Korkutucu olan siyasal mücadeleler değil, hukuk devleti konforuna sığınarak düşünmeyi reddeden sıradanlıktır. “Gerçek nedir?” diye soruyordu Albay Nathan, “A Few Good Men” filminde. Ardından gelen o meşhur cümleyi hatırlarsınız: “You can’t handle the truth!” (Gerçeği kaldıramazsın!). Korkulan gerçek değil, gerçeklerin sonuçlarıdır: “O tuğla çekilirse duvar yıkılır.”
Duvarın altında kim kalır?
Peki, o duvarın altında kim kalır? Marx’a göre mülkiyet düzenini koruyan egemen sınıf. Peki o duvar kimi koruyor? Weber’e göre modern kapitalist devleti. Bu devletin varlığı için öngörülebilirlik ve hukuki güvenlik şart. Ama bu duvar bizim rızamızla inşa edilmedi mi? Gramsci, her ne kadar rızamız varmış gibi görünse de bunun aldatıcı olduğunu ve gerçeğin göründüğü gibi olmadığını söylüyor; ayrıca rızamızın imalatı için kullanılan “hegemonya” kavramını ortaya koyuyor. Mahkemelerin yalnızca cezalandırmadığını, “meşru” olanı tanımladığını, “normal” olanı ve devletin tarafsız olduğu fikrini her gün yeniden ürettiğini ve egemen ideolojiyi meşrulaştırdığını vurguluyor.
“Tuğla” ve “duvar” benzetmesi ile Gramsci’nin hegemonya kavramı ne kadar birbirini tamamlıyor, öyle değil mi? Yargı, tuğlalardan ördüğü duvar ile hegemonyanın stratejik bir alanı gibi işlemiyor mu? Siyasal olanı tehditkar görüyor, büyümesine, olgunlaşmasına izin vermiyor. Siyasal olanı konuştuğumuzda bölünmekle ve duvarın altında kalmakla korkutuyor.
Konuşulmayan yerde siyaset değil, yönetim vardır
Hannah Arendt’e göre siyaset, insanların kamusal alanda görünmesi ve konuşmasıyla başlar. Ona göre eylem ve söz, özgürlüğün gerçekleştiği yerdir. Özüne indirgersek Arendt’in pozisyonu şudur: Konuşulmayan yerde siyaset değil, yönetim vardır. Kamusal alanda söz almak, özgürlüğün pratiğidir. Yani siyasal olanı konuşmamak tarafsızlık değil, kamusal alanın daralmasıdır.
27–28 Şubat 2026’da İstanbul Kongre Merkezi’nde yapılacak “Yargının Araçsallaştırılması: Güncel Sorunlar II”başlıklı tartışma, belki de “yargı kimin için vardır?” sorusuna verilecek cevabın yeniden düşünülmesi için bir fırsattır.
Sempozyuma katılmak isteyenler, Türkiye Barolar Birliği’nin resmi internet sitesi üzerinden duyuruya ulaşabilir ve kayıt formunu doldurabilir:






















































