“Barış Ekspresi” 21 Nisan 1996 tarihinde İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi tarafından organize edilen, yakın tarihimizin en önemli barış eylemlerindendi. Yüzlerce barış aktivistinin katılımıyla tren Haydarpaşa’dan kalktı ve günler süren zorlu bir yolculuktan sonra Diyarbakır’a vardı. Tüm engellemelere rağmen her istasyonda onlarca, yüzlerce kişi karşıladı treni, basın açıklamaları yapıldı ve yolun sonunda, Diyarbakır’da binlerce kişi tüm engellemelere rağmen barış aktivistlerini kucakladı. Yaşadığımız coğrafyada barışı tüm baskılara karşı inatla savunan tüm insanları saygıyla selamlıyoruz ve bu önemli barış aktivizminin görüntülerini unutulmaması ve daha güzel geleceklere katkı sunması amacıyla Fatoş Duran’ın 25 Nisan 1996 tarihinde “Özgür Ülke” gazetesinde yayımlanmış yazısıyla birlikte sizlerle paylaşıyoruz.

Kamera arkasındaki İnsan Hakları Derneği emekçilerine, görüntüleri derleyen ve bir akış oluşturan Zeki Demirkubuz’a, bu arşivi bizlerle paylaşan ve “Barış Ekspres”inin her anında çok büyük emekleri olan Fatoş Duran ve Av. Ercan Kanar’a ve dünden bugüne İnsan Hakları Derneği’ne omuz vermiş herkese emekleri ve cesaretleri için çok çok teşekkür ediyoruz. 

21 Nisan Pazar akşamı Haydarpaşa tren istasyonu her günkü durgun, hüzünlü görüntüsü yoktu.

Evet insanlar yine telaşla koşturuyorlardı ama, stresli, yorgun, umutsuz, dalgın bakışlarla değil.

İstanbul’un değişik semtlerinden coşkuyla Barış trenine koşuyorlardı. Her doğan günün yeni bir başlangıç olduğu umudunu taşıyarak; Barışa giden yolun sevincini paylaşmaya hazırlanıyorlardı.

Davullar çalmaya başladı, halaylar kuruldu, şen kahkahalar atıldı. Ve hareket saati geldi. Coşku tırmandı. Herkes kucaklaşıyor ve gözlerinin içi gülüyordu. Çünkü bu davullar yolcularını, ölmeye öldürmeye değil, barışa uğurluyordu.

Bu tren bahar operasyonuna mermi değil, kır çiçeklerini, barış selamlarını taşıyordu.

“Yaşasın Halkların Kardeşliği” sloganları ile yolcuları alan tren hareket etti. Yolcular camda, uğurlayan istasyonda el sallıyorlardı. Şehir bugün daha anlamlı görünüyordu.

Tren ara istasyonlarda barış yolcularından haberi olan vatandaşların sevinç gösterileri, diğer insanlarında şaşkın ama sempatik bakışlarıyla ilerliyordu.

Adapazarı, İzmit de barış aktivistlerinin coşkulu alkışları arasında sloganlar yükseldi. “Savaş bitsin, gençler ölmesin” “Yaşasın Halkların Kardeşliği” Eskişehir’i geçiyor ve Ankara’ da trenden iniyoruz. Karşılayanlarla birlikte Kürtçe-Türkçe türküler eşliğinde halay çekiyoruz. Özenle hazırlanmış çiçek buketleri ve barış selamları ile trene yeni katılan barış yolcuları ile birlikte hareket ediyoruz.

Yolcular restoranda, herkes kıpır kıpır. Sohbetler derin. Konu: “Barış için neler yapabiliriz?”

Trende ki diğer yolcular ve görevlilerle diyaloglar.

“Barış için kadın çalışma günleri” ne gelen kürt analar acılı, ama coşkulu.

Kayseri tren istasyonu: 30 dakika sanki 3 saniye gibi geliyor. Temsili konuşmalar ve çiçeklerle birlikte tren hareket ediyor. Kayseri istasyonundan uzaklaşıyoruz, ama anlamlı bir karşılama daha bizi bekliyor. Görevi yaşatmak olan beyaz önlüklü sağlık emekçileri hastanenin bahçesinde toplanmış trene el sallıyorlar. Bizde üzerinde “Barış Hemen Şimdi” yazan beyaz tişört ve mendillerimizi sallıyoruz.

Tekrar trende ki sohbetler başlıyor. Şiirler okunuyor. Biliyoruz ki dizeler de barıştan yana. Sonra diğer yolcuların olduğu kompartımanlara dağılıyoruz. Konuşan silahlardan yana değil kucaklaşan kardeşlerden yana olduğumuzu anlatıyoruz. Aynı trende yol alan Barış savunucusu yolcularının hakkında ki düşüncelerini dinliyoruz. Sempatiyle karşılayanlar da var, biraz kuşkulu, önyargılı bakanlar da… Sorular soruyorlar. Diyoruz ki; yoksul Türk halkının çocuğu Türk askeri de, bu toprakların öz be öz çocukları dağlarda ki Kürt gençleri de artık ölmesin. Herkes başıyla onaylıyor. Hayır diyen yok.

Heyecan dorukta, yolcular yerinde duramıyor. Ve trende halaylar kuruluyor, türküler söyleniyor. Ama yolcuların ağıtlara tahammülü yok. Hep bir ağızdan lütfen hareketli neşeli bir şeyler söyleyelim diyoruz. Sanatçılar barış için söylüyor, yolcularımız barış için oynuyorlar.

Ve Sivas! Sivas’ a yaklaşmadan cep telefonu aracılığıyla dostlarımızla haberleşiyoruz. Sivas gergin. Gözaltılar, baskılar yoğun. Temsili bir karşılama bekliyoruz. İstasyona yaklaşırken hazırlanıyoruz. Sivas Demokrasi Platformu ve Sivaslılar sürpriz yapıyor. Akşam saatinde korkuyu aşarak, barış selamlarını temsili değil, doğrudan iletmeyi tercih ediyorlar… Ve tabi ki halaylar, sloganlar…

Meğer gökyüzünün başka rengi de varmış. Hava karanlık ama gökyüzü aydınlık, gözler buğulu, ama bakışlar canlı. Eller kenetleniyor sıcacık dostça. Sevgiler açıyor çiçek çiçek…

Kondüktörün düdüğüyle birlikte tren hareket ediyor. Yolcular yorgun odalarına çekiliyor. Sivas’tan binen silahlı askerler, sivil polisler ve bizi istasyonda karşılayan dostlarımıza bizden sonra olası olumsuzluk kaygısı nedeniyle bir grup arkadaşın nöbet tutmasına karar veriyoruz.

Nöbet tutan bizler restoranda oturuyoruz. Ara sıra arkadaşların uyuduğu kompartmanlar da dolaşıyoruz. Odalarda o saatte pişmaniye satan, çay dağıtan, gece yarısı sözde çorap satan meraklı ve yolculukla, bizi karşılayan insanlarla yakından ilgili satıcı ve alıcı konuklarımızı odalarımızdan uzaklaştırıyoruz. Gözlerimiz üzerlerinde.

Fırsat buldukça gece ilerleyen trenin canımdan dışarıyı izlemeyi de ihmal etmiyoruz. Gece ışıklarında trenin sesi ve rüzgarda salınan ağaçların, buğday tarlalarının görüntüsünde güzel düşler kuruyoruz.

Yolcuların olduğu odaları dolaşırken bir ara kompartman da nöbet tutan silahlı askerle sohbet ediyoruz. Yorgun ve tedirgin. “Kardeş burda durmak zorunda mısın? Restoran da oturabilirsin. Bir şeyler içmek ister misin? diye soruyorum.

“—Hayır vazifedeyiz.” Diye cevap veriyor. (Gözlerinde hasret var.)

“Nerelisin kardeş”

“Ne fark eder, vatan bekliyoruz işte”

“Ama neden bu kadar tedirgin ve sinirlisin? Bu topraklarda seyreden bir trenin içerisinde bu vatanın insanlarıyla yolculuk etmiyor muyuz? “

Asker sustu. Biraz sinirli. “ Nereye gidiyorsunuz?” (Ne işiniz var der gibi)

“Diyarbakır’a gidiyoruz. İstanbul’ dan hareket ettik. Barış mesajı götürüyoruz. Bu savaş bitsin artık, gençler ölmesin istiyoruz.”

Sustu. Biraz dalgın, utangaç, sıkılgan “Kim istemez bacı! “(Sanki trene bindiğinde hırsla trenin camlarında aslı duran barış yazılarını yırtan o değildi…)

Bir şeyler söylemek istedim. Boğazıma bir yumruk tıkandı, sanki boğulacağımı hissettim. Duygularımı ve hissettiklerimi sözcüklere dökemiyor, ifade edemiyordum.

Restorana döndüm. Trenin camından dışarıyı seyrediyorum. Gecenin karanlığında derinlerden gelen trenin sesi acıların, hüznün şarkısını söylüyor sanki. Başım önümde, gözyaşlarım için için kalbime akıyor… NEDEN? NEDEN? NEDEN?

Kaldırıyorum başımı, dağlara tren gittikçe küçülen, yaklaştıkça büyüyen dağlara bakıyorum… Uzaklara. Orada yetişen kır çiçeklerini düşünüyorum. Acaba diyorum, şu an boynunu büken çiçekler bir gün etrafa neşe kıvılcımları saçarak açabilecekler mi? Doğan günle birlikte umutlar yeşerebilecek mi? Yoksa…

Saat gece 03:00. Arkadaşları uyandırıp uyandırmamakta kararsızız. Malatya’ da ki dostlar trenin geleceğini biliyorlardı ama bu saate kadar kim beklerdi. Hava soğuktu. İstasyona yaklaştıkça asker ve polis sayısının fazlalığı dikkatimizi çekti. Alkış ve zılgıt sesleriyle tren istasyonda durdu. Gecenin soğuğunda 4 saattir barış trenini bekleyen insanları hiçbir şey yıldırmamıştı. Belki de ilk defa gördüğümüz ama bütün yüreğimizle buluştuğumuz bu güzel insanlarla KUÇAKLAŞTIK. Sloganlardan yer sarsılıyordu sanki. Hep birlikte haykırıyoruz. “Savaşa Hayır” halaylar çekiliyor, çığlıklar atılıyordu, yeni bir gün başlıyordu. Binlerce insanın birlikte çarpan yüreğiyle ezgilerin mesajı örtüşüyordu. Bu ses yükselen barışın ayak sesleriydi. Malatya kitle örgütleri adına bir konuşma yapıldı. Çiçekler verildi. Çiçekleri yolcular adına Ercan Kanar kabul etti ve bir konuşma yaptı.

Gardan anaons; ”Haydarpaşa ’dan Kurtalan’a giden ekspres hareket etmek üzere” alkışlar, zılgıtlar bitmek bilmiyor. Kalabalıktan tren hareket edemiyor. Dostlukla kavranan eller zor ayrılıyor.

Trene biniyoruz. Hareket etmek üzereyiz. Camdan istasyonda ki şaşkın şaşkın bakan nöbette ki askere sesleniyoruz. “Kardeş bakar mısın? “Asker cama yaklaşıyor. “Barış yolcularından bu çiçeği kabul eder misin?” Asker uzattığımız karanfili alıyor. “Ölmenizi istemiyoruz. Ama öldürmenizi de istemiyoruz” Asker başını öne eğiyor. Zor konuşuyor. Tedirgin. “Biz de istemiyoruz” Sonra soruyor.” Bu kalabalık nedir? Ne oluyor? “

Anlatıyoruz. “Savaşın bitmesi için gidiyoruz” Asker başını kaldırıyor, göz göze geliyoruz. “Teskereme 21 gün var. Hiç kimse… (yutkunuyor ve susuyor)”

Tren hareket ediyor. Gözlerimiz nöbette ki askerde. Mırıldanıyor belli belirsiz. “iyi yolculuklar, yolunuz açık olsun” El sallıyoruz, o da el sallıyor…

Gar da çalışan memurlar da dostluk selamlarını ve uğurlayan ellerini esirgemiyorlar. Polisler şaşkın biraz da kızgın bakıyorlar.

Saatler ilerliyor. Camdan dışarıya bakıyoruz. Gecenin sessizliğinde yankılanan trenin çufçuf sesi ve uzaklarda, dağların eteklerinde oyuncak gibi görünen köylerin yanıp sönen ışıkları…  Eşsiz güzelliklerin kucağında bir şiiri ve bir şarkıyı yaşamak gibi bir şey yaşamak. Hissediyoruz. Yaşadığımızı hissettiriyoruz. Yazılmamış bir şiirin sızısını hissetmek gibi Barışı hissetmek sanki. Hüzünle sevinci birlikte paylaşmak bu olsa gerek.

Gözlerimizi kapatıyoruz, ama yorgun düşmüş bedenlerimize rağmen uyuyabilmemiz mümkün değil. Saatler ve tren ilerliyor. Diyarbakır’ a yaklaşıyoruz. Yollarda panzerler ve gözetleme kuleleri nereye geldiğimizi anımsatıyor. Tren tehirli gidiyor. Bir ara yavaşlıyor. Biraz ilerimizde gözetleme kulesi. kulenin altında üst rütbeli subay, yukarda nöbet tutan asker. El sallıyoruz. Yukarda ki asker bir aşağıda ki komutanına, bir de trenin camında asılı barış afişine bakıyor. Sonra hiç kimsenin göremeyeceği şekilde belli belirsiz el sallıyor. Gülümsüyoruz.

Barış mitingine katılan askerlerin gözaltına alındığını düşündüğümüzde gördüğümüz tablonun anlamı daha da derinleşiyor.

Tren hızlanıyor. Diyarbakır’ lı arkadaşlar bize çevreyi tanıtıyorlar. Vedat Aydın’ın cesedinin bulunduğu maden den geçiyoruz. Vagonda sessizlik hakim. Kimse konuşamıyor. Öyle bir an ki sanki bir an için yemyeşil vadi sonbaharı yaşıyordu ve yaprak döküyordu… Kurumuş bir yaprak gibi gazeller arasına toprağa bırakmışlardı yoldaşımızın cansız bedenini…

Katliamlara ve katillere rağmen …

Barış treni ilerliyordu. Güçlü olmalıydık, ama meydan vermiyordu ki yüreğimize hançer gibi inen acı. Sözcükler anlamsızlaşmış, yaşanan acılar yüreğimize ağır gelmişti.

Artık Diyarbakır’ daydık. Kara trenin sesini duyamaz olmuştuk. Trene doğru akan kalabalığın sesi bastırmıştı. Tarlalarda rengarenk yüzlerce çocuğun elleri havada “koşun koşun Barış treni geliyor, savaş bitecek koşun” sesleri barış ekspresi yolcularını v e tren çalışanlarını dondurmuştu.

Yanımıza yaklaşan görevli, “olamaz, inanılmaz bir şey, yıllardır bu yolda gidip geliyorum, her gidişimizde en az birkaç vagonun camları çocukların attıkları taşlarla kırılır. Ama bu çocuklar, olamaz…” sözleriyle duygularını ifade ediyordu gözlerinden yaş süzülürken.

Trene taş atan çocukları anlamak zor değildi. Asker sevkiyatı yapan devletin treni bugün barış yolcularını ve çiçeklerini taşıyordu ve savaşın çocukları bunu biliyordu…

Hücrelerimizin her diliminin sarsıldığını hissediyorduk. Yaşlı, genç, kadın, erkek herkes trene koşuyordu. Tren kalabalıkla kucaklaştı. Evlerden işyerlerinden, herkes ama herkes el sallıyordu, bağırıyordu. Bayramdı, şölendi, kardeş iki halkın buluşma şöleniydi. Barış şöleniydi.

Bir an hepimiz aynı şeyi dilendirdik. Kalbimiz. Durmak üzere olduğunu hissediyorduk duygu yoğunluğundan. Mutlu ölmek bu olsa gerek.

Trende ki yolcular kendini kaybetmişti. Camdan cama koşuyor. Trene koşan insanlara çiçek uzatıyor, aslında ne yapacaklarını bilemiyorlardı.

İstasyona yaklaştığımızda tren durdu. Bir habere göre yolu özel tim kesmiş, bir habere göre deray kopmuştu. Trenin iki yakasında binlerce insan vardı. Trene sesleniyorlar ”sabah 07 den bu yana bekliyoruz (saat 11 ‘i geçiyordu) Trene izin verilmiyordu ki istasyona yaklaşalım, sizinle kucaklaşalım. Bu kadar da değiliz aslında çok sayıda insanımız mahallelerde toplandı. Çıkmalarına izin vermiyorlar. ”Kimisi joplanan kollarını kanayan kafalarını gösteriyorlardı.

Tren yolcularının camlardan haykırdığı “savaş bitsin, gençler ölmesin” sesine binlerce insandan gür bir yanıt geldi. “AMED BARIŞA KUCAK AÇIYOR” susmuyorlardı. Tekrar tekrar haykırıyorlardı. “Amed Barışa kucak açıyor” Gerçekten de Barış trenini kucaklamışlardı. O kadar ki özel timin ana vagonlardan ayırdığı bizim vagonu raylarda götüren onlardı, tren değil…

Kanatları olsa uçabilirdi tren. Acıdan burkulmuş yürekler, hüzünlü bakışlar yerini sevinçle havaya kalkan zafer işaretlerine, coşkuyla örtüşen yüreklere bırakmıştı.

Barış yolcularından mesaj, “Adapazarı, İzmit, Ankara, Kayseri, Sivas, Malatya’dan barış aktivistlerinin selamlarını getirdik”

Çoluk çocuk, yaşlı, kadın, erkek, coşkulu kitleden yükselen gür bir uğultu “Yaşasın Halkların Kardeşliği” Trenden yanıt “Biji biratiya gelan” Kitleden yanıt: “Yaşasın Barış” Trenden mesaj;  ”Biji Aşiti” sonra hep birlikte 1 saate yakın devam etti bu duygu seli.

Coşku dorukta. Bu arada İHD yöneticileri, yetkililer ile trenin neden durdurulduğunu tartışıyor. Ve sonra barışa hasret, özgürlüğe susamış insanların insiyatifi ile sloganlar eşliğinde tren yoluna devam ediyor.

Askeri birliğin önünden geçiyoruz. Kalabalık bir asker grubu tel örgünün arkasından trene ve koşan kalabalığa bakıyor. Tren yolcularının hepsi o tarafa bakan cama yığılıyor. Kısılmış seslerimizin son tınısıyla bağırıyoruz. “Savaş bitsin gençler ölmesin” Önce bir reaksiyon yok. Bakıyorlar. Ama ısrarlı haykırışlarımıza anlamlı mesaj geliyor. Hep birlikte el sallıyorlar. Yolcular gözyaşlarına hakim olamıyor.

Ve Diyarbakır tren istasyonundayız. Barıştan korkanların, joplarına rağmen on binlerce Kürt insanı bizi bağrına basıyor. Artık söylenecek, yazılacak her şey anlamını kaybediyor. İnsanlar, çiçekler, beyaz güvercinler havada uçuşuyor ve yaşanıyor, hissediliyor, paylaşılıyor. Ama eşit…Ama özgür… Ama kardeşçe…

Barış Treninin nasırlaşmış vicdanların kapısını aralaması ve yüreklere yolculuk etmesi umuduyla…

25 Nisan 1996
Özgür Ülke Gazetesi