İstanbul Barosu seçimlerini değerlendiren epeyce yazı yazıldı. Bunların bir kısmı farklı ifadeler kullanarak birbirini kesiyor elbette, zira çok da karmaşık, okunması zor süreçler işlemedi. Bu yazıyı işte bu kısıtlar içinde, belki terkip söyleneni aşan bir anlam taşıyabilir ya da baktığım ve seçimi takip ettiğim yerden benim söyleyeceklerim bir kör noktaya temas edebilir düşüncesiyle yazıyorum.
Henüz Ümit Kocasakal ve ekibinin nasıl bir tutum alacağını okumak için erken olsa da, Sözcü televizyonunda uzun uzun anlattığı perspektifi ve eleştirileri, Genel Kurul’daki konuşması ve henüz seçilmeden önce Fatih Altaylı’nın programında yaptığı geniş açıklamalarla beraber İstanbul Barosu’ndaki uzun tarihinin üstüne koymak (ki Kocasakal kendisi de bu çizginin sürdürülmesini temel hedefi olarak belirtiyor) bize epeyce bir şey söyleyebilir. Burada sadece Cumhuriyet’in kurucu değerlerinin çifte düşmanı olarak AKP ve Kürt siyasetini gösteren basit antagonizmanın işlediğini saptamakla yetinelim. Bu tehdit algısı, İMAG gibi bir grubun İstanbul Barosu yönetimine dahil olmasına yol açacak kadar “iyi işlemiş” görünüyor.
İşin baro ekseninde daha dar siyasi yönüne bakılacak olursa, açıkça böyle ortaya koymasalar da, Kocasakal ve ekibinin propaganda biçimlerinden dönemin belirleyici siyasi davası olan İBB davasına Değişim İçin Avukatlar’ın gösterdiği özeni göstermeyecekleri aşikâr. Sosyal medyadaki destekçilerinin Kaboğlu yönetiminin Silivri turlarından ve baronun “siyasi partizanlıkla” yönetildiğinden yakınmaları, ekip içindeki “milliyetçilerin” varlığı ve Cumhuriyet’in kurucu değerlerine gerekli gereksiz yapılan vurgu bir arada düşünüldüğünde hedefin sadece Değişim İçin Avukatlar’ın Kürt paydaşlarına ilişkin olmadığı, Yeni Parti’ye özellikle Süreç’e dair getirilen eleştirilerde de taraf olunduğu açıkça görülüyor. AKP ve Kürt siyasetine karşıtlık üzerinden tahkim edilmiş bu tepkisel siyasetin ilginç yönü ise baroyu siyasileşmekten kurtarma iddiası. Oysa baroyu siyasi partilerin yedeği olmakla itham etmek, alternatifinin sadece hukukla bağlı baro olduğunu ileri sürmek pek çok açıdan konforlu olmasının yanı sıra açıkça siyasetin göbeğinden konuşmaktır.
Baronun siyasetten uzaklaştırılması iddiasını kuran söylem Kocasakal’a özgü değil tabii. Avukat Hakları Grubu’nun ve bağımsız adayların da bu dictumu tekrar ettiklerini biliyoruz. Fakat aynı düşüncenin paradoksal bir biçimde, belki Değişim İçin Avukatlar grubu değil ama İbrahim Kaboğlu’nun kendisi tarafından da yankılandığını saptamamız gerekir. Kaboğlu Hoca, Genel Kurul’da yaptığı konuşmada üstüne basa basa “baro bir siyasi parti değildir” dedikçe karşı tarafın hamasetini ne kadar beslediğinin farkında mıdır meçhul, fakat hem bunun hem de tartışmanın ağırlık noktasını “anayasaya” çekmenin onu anayasa boş göstereni karşısında savunmasız bıraktığı da gerçek. Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu bir yana Korkut Kanadoğlu’nun da aynı siyasetsizlik övgüsü ve anayasa vurgusu girdabı içinde görünmezleştiğini eklemekte fayda var. Oysa İstanbul Barosu’nun savunmanın savunucusu olarak kazanmış olduğu haklı ün, siyasi konum ve tavır alabilmekteki başarısından kaynaklanıyordu. Çünkü temel hak ve özgürlükler, adil yargılanma ve iktidarın yargı silahına karşı mücadeleyi istikrarla savunabilmek zaten kendiliğinden memleket siyasetinde muhalif bir konum almanız anlamına gelir. Elbette bu ayrımları vurgulayarak tartışabilmek için hukukçuluğun dar alanından biraz çıkmak elzemdir. Aksi takdirde Kocasakal’ın avukatlık ve savunmaya dair tek bir somut söz bile söylemeden “giydiği çizmeler” ve Kürt’ün halayına karşı “Genç Osman” oynamak seviyesindeki sembolizma; basit karşıtlık, aidiyet ve dışlama biçimleriyle her zaman çok daha fazla iş görür.
Seçim sürecinde siyasi olmayan bir baro ham hayalinin tamamlayıcısı “baro bir meslek örgütüdür” vurgusuydu. Israrla gündemde tutulan bu klişenin kendini aşan bir güce sahip olduğunu düşünüyorum. Savunmayı teknik bir hizmete indirgeyen bu yaklaşım hukukun toplumsal ilişkiler içindeki yerini de tartışmanın dışına itmeye yarar. Oysa tekrar pahasına, baronun siyasal niteliği savunmanın hangi toplumsal koşullarda ve kimin karşısında yürütüldüğüyle ilgilidir ve bu zemini bir meslek anlayışına tahvil etmek, baroları uzun vadede savunma hattından sosyal kulübe, hatta sermayenin gücüyle ileride TÜSİADvari aparatlara dönüştürme riskini taşır.
Öte yandan belki de bütün bunlardan daha da önemli bir sorun, avukatların aynı mesleği icra etmelerinden hareketle ortak çıkarlara sahip olduklarını varsaymaktır. “Meslektaşım” demekle meslektaş olunabileceğini düşünmek sadece safdillik değildir. Kasım Akbaş 2011 yılında yayımladığı Avukatlık Mesleğinin Ekonomi Politiği adlı çalışmasında bağlı çalışan avukatların, özellikle patronlar meslektaş olduğu için, işçileşme sürecinin henüz tamamlanmadığını söylüyordu. Belki hukuk büroları bugün hâlâ meslektaşlar tarafından yönetiliyor fakat avukatlık faaliyetinin örgütlenişi, düşük ücret, güvencesizlik ve ağır çalışma koşullarından da derinde bir yabancılaşma ile karşı karşıya. Tevkil, parça başı ve başı sonu olmayan “paralegal” işlerden oluşan piyasa, özellikle gençlerin yaptıkları işi anlamalarının ve kendilerini anlamlandırmalarının önüne ciddi bir set çekiyor. Elbette avukatın yaptığı işin niteliğiyle olan düşünsel ilişkisinin kesilmesi, toplumsal sonucuyla ilişkisinin de kesilmesi anlamına gelir ve savunmanın bir bütün olarak kavranmasını da güçleştirir. Bir yanda emeğini satarak geçinen, diğer yanda başkalarının emeği üzerinden faaliyetini sürdüren avukatların bir arada gittikleri bir baro seçiminde bu anlatılan toplamın yansımasının bir siyasetsizlik zannına yol açması tabiidir.
Siyasetsizlik arzusunun sebep olduğu bir başka mesele, genel bir körleşmenin yansıması olan içi boş bir “gençlik” vurgusunun önplana çıkmasıydı. Gençlerin söylenen nedenlerle mesleki ve ekonomik koşullara yöneltemedikleri tepkinin genç/yaşlı sahte dikotomisine enerji taşıması ilk bakışta önemsiz görülebilir. Fakat “eve git torun bak” derekesine indirilen söylemin adaylardan görece gençliğiyle öne çıkarılan Atakan Selanik’e toplamda 3700 kadar oy getirmesi (ki bu oy sayısı geleneksel adaylardan Hasan Kılıç’ın aldığı oydan fazladır) olgusu üzerinde, meslekileşme ve yabancılaşma bağlamında ciddi ciddi düşünmek gerekir. Elbette baronun bir eğitim kurumu olarak rolünün… Kaboğlu’na üst üste yapılan uluslararası toplantılar ve temsil düzeyindeki temaslar nedeniyle yöneltilen baroyu akademikleştirme eleştirisindeki kısmi haklılık payı bir yana, iki yıllık yönetimin gerek staj eğitim gerekse meslek içi eğitim bakımından niteliği hayli yükseltmesi biraz da avukatın düşünsel teçhizatı bakımından önem taşıyordu.
Neticede baro seçimi, öyle ya da böyle dirençli bir baro siyasetinin siyasetsizlik kisvesi altındaki korku siyasetine yenilgisiyle sonuçlandı. Fakat şunu da iyi biliyoruz ki avukatların yürüttüğü mücadele İstanbul Barosu’nu aşar, belki de bu yenilgiye sadece yitirilenler açısından bakmamak gerekir. Zira ülkenin savunma hattını barolardan çok siyasi ve toplumsal dava yürütme geleneği olan avukat örgütleri tutuyor. Hatta seçim sonucu, bu örgütlerin barolara, özelde İstanbul Barosu’na kaydırdıkları güçlerinin yeniden öz-örgütlenmelerine dönmesi bakımından bir tahkim alanı açmış dahi sayılabilir.
Yine de değinilen sorunların sorun olduklarını da hiçbirinin baro seçimlerine mahsus olmadığını da akılda tutmakta fayda olduğunu düşünüyorum.
KAYNAK: e-komite.com




















































