Ülkemiz, tarihinin en karanlık günlerini yaşamaktadır.

Yargı eliyle adalet yerine zulüm dağıtılmaktadır.

HSK aracılığı ile mahkemeler, doğrudan siyasi iktidarın adeta bürosu haline getirilmiştir.

İşkence iddiaları gündem oluşturmaya başlamıştır.

Yargıda kalite, yalnızca siyasi davalar açısından değil; adli yargılamalar açısından da vahim bir düşüşe uğratılmıştır.

15 Temmuz darbe girişiminden, Adalet Bakanlığının açıklamada bulunduğu 14 Haziran 2017 tarihine kadarki süreçte; 2.642 yargıç ve savcı tutuklanmıştır. Bunların arasında Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay üyeleri de bulunmaktadır. Şu anda açığa alınanlarla birlikte 4 bin civarında yargıç ve savcı görev dışı olmuştur. Daha önce de var olan yargı açığı da buna eklenince tablo iyice vahim hale gelmektedir. Bu listeye görevleri çok önemli olan kalem çalışanları dahil değildir.

Yeni yargıç ve savcıların stajlarının dahi bitmesi beklenmeden atamaları yapılmıştır. Yani, yargı her haliyle çökmüş/çökertilmiş durumdadır.

Büyük hak kayıpları yaşanmaktadır.

Özellikle TCK’nın 5-7. bölümlerinde yer alan siyasi suçlarla ilgili olarak açılan yüzlerce davada yaşanan trajedi; otosansüre uğratılmış medya tarafından verilmediği için halkımızın olan bitenden haberi olmamaktadır. Ama ateş düştüğü yeri yakmaktadır. Birçok tutuklunun her türlü mal varlığına da bloke konduğundan tutuklu aileleri sefalet içinde yaşamaya mahkûm edilmişlerdir.

Cezaevleri hükümlü ve tutuklular açısından tabiri caizse “eza evi” haline getirilmiştir.

Tutuklu Yargılanma Asıl, Tutuksuz Yargılanma ise İstisna Haline Getirilmiştir

15 Temmuz darbe girişiminden 14 Haziran 2017 tarihine kadar verilmiş olan tutuklama kararları ile cezaevlerine 50.344 kişi gönderilmiştir.

25 Ocak 2017 tarihi itibariyle cezaevlerinde toplam 201.177 kişi bulunmaktadır. Kapasitenin çok üstüne çıkılmıştır.

Bu vahim tablonun nedeni, yargıçların baskı sonucu vermiş oldukları hukuka aykırı tutuklama kararlarıdır.  Oysa tutuklamanın koşulları AİHS’nin 5. Anayasanın 19. ve CMK’nın 100-115. maddelerinde belirtilmiştir.

Bu maddelerin bütününü incelediğinizde tutuklu yargılamanın istisna, tutuksuz yargılamanın ise asıl olduğu görülecektir. Buna rağmen uygulamada tam tersi söz konusu olmaktadır.

Zamanında Ergenekon ve Balyoz gibi davalarda hukuku ayaklar altına alan mülga “Geniş Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri” kaldırılmış ve yerine bu siyasi iktidar tarafından güya soruşturma aşamasının hukuka uygun yürütülmesini sağlamak için “Özgürlük Yargıçlığı” adıyla propagandası yapılan Sulh Ceza Yargıçlıkları konmuştur. Orwel’in 1984 adlı ünlü distopik romanında olduğu gibi adının tam tersi uygulamalara giren bu yargıçlıklar hukuksuzluğun öbür adı olmuştur.

Bu yargıçlıklar zaten taraf olan, terör savcılarına bağlı bir büro olarak çalışmaktan başka bir işlev görmemektedir. Yani soruşturma aşamasında ancak engizisyon mahkemelerinde görülen tahkik sistemi uygulanmaktadır. İddia ile karar mercii; iddia mercii olan savcılarda birleşmiş durumdadır.

Nadiren de olsa, tutukluluk halinin sona erdirilmesi ancak savcılık talebiyle olabilmekte, güya soruşturma sürecini denetlemekle görevli sulh ceza yargıçlıkları tutuklu şüphelinin taleplerini büyük bir oranla kale almamaktadır. Şu anda yaşanan adalet sorunun büyük bir oranı bundan kaynaklanmaktadır.

Savunma Hakkı Ortadan Kaldırılmıştır

Aylarca süren soruşturma aşamasına konan kısıtlama kararları nedeniyle insanlar, haklarında hangi kanıtların bulunduğunu; savcının, tutuklandıktan sonra hangi kanıtları topladığını bilmeden cezaevlerinde tutulmaktadır.

Ne tutuklular ne de avukatları tutuklamaya neden olan kanıtları bilemediklerinden, lehlerine olan kanıtların toplanmasını isteyememektedir.

Avukatlar, soruşturma savcısıyla görüşememektedir.

Savcılar adliyelerin en üst katında kendilerini adeta görünmez kılmışlardır.

Savcılar, kendilerini her hal ve şartta taraf olarak gördüklerinden re’sen de lehe kanıt toplamamaktadır. Yani aylar süren soruşturma sürecinde, daha sanık statüsünde bile olmayan insanlar “adı olan ama kendi olmayan yargıç denetiminden” yoksun tutulmaktadır.

Savunma hakkının çekirdeği olan sanık/şüpheli-avukat görüşmesinin gizliliği ilkesi ortadan kaldırılmıştır.

Cezaevinde görüşme; gardiyanın görüp duyabileceği bir ortamda yapıldığı gibi, görüntü ve ses kaydı da alınmaktadır.

Yani savunmanın en önemli unsuru olan şüpheli/sanığın avukatın hukuki yardımından yararlanma hakkı fiilen yok edilmektedir.

Düşünce Özgürlüğü Yok Sayılmaktadır

03.08.2017 tarihi itibarıyla halen 164 gazeteci tutuklu bulundurulmaktadır.

Bunların tümünün tutuklanma nedenleri ve davaları açılmış olanlarının iddianameleri incelendiğinde; hepsinin de düşünceleri nedeniyle tutuklanıp yargılanmakta oldukları anlaşılmaktadır. Düşünceyi açıklamanın ötesinde “niyetler” bile yargılama konusu haline getirilmiştir. Artık “yazıların neden öyle yazıldığı; gazete manşetlerinin neden öyle atıldığı” ceza tehditleriyle sorgulanmaya başlanmıştır.

Yani Anayasanın 15/son ve 25/2.  maddesinde yer alan; savaş, sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde dahi ihlal edilmesi mümkün olmayan ve ifade hürriyetinden de önce gelen “Düşünce Hürriyeti” dahi ihlal edilmektedir.

Siyasi irade çerçevesinde her türlü muhalefetin enterne edilmesi istenmektedir. Buna savcıların da alet olması sonucu, hukuka aykırı delillerle iddianameler düzenlenmekte, belirsiz delillere belirsiz suçlar yüklenmektedir.

İnsanlar yazıları nedeniyle darbeye teşebbüsten tutuklanıp 3 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla yargılanabilmektedir.

Oysa yanlı da olsa toplanan kanıtlara bakıldığında, bu insanlara ait olduğu iddia edilen tek bir şiddet eylemine; şiddet ve tehdit yöntemiyle Anayasayı ihlal, yasama ve hükümete karşı suç işlemeyi öneren; netice itibarıyla darbeye ilişkin tek bir propaganda eylemine rastlamak mümkün değildir.

Nitekim bu bölümde belirtmiş olduğumuz vahim durumu gören AİHM, inceleme sırası açısından önce bugüne kadar uyguladığı esasları terk etmiş ve bu bölümde belirtmiş olduğumuz ihlallerin ağırlığını göz önüne alarak bu dosyalara öncelik vermiş, daha sonra ise bu fiili durumu ortadan kaldıracak şekilde iç tüzük değişikliğine gitmiştir.

Tahminen bu yılın sonbaharında AİHM; başta Cumhuriyet Gazetesi ve Altanlar olmak üzere tüm düşünce tutukluları ile ilgili olarak ihlal kararlarını peşi sıra verecektir.

Muhalefet, Yargı Yoluyla Sindirilmek İstenmektedir

Anayasa Mahkemesinin Dündar/Gül kararıyla milletvekillerinin tutuklu yargılanmasının Anayasaya aykırı olduğu yolundaki içtihadı yok sayılmaktadır. Başta CHP milletvekili Enis BERBEROĞLU ve HDP Eş Başkanı Selahattin DEMİRTAŞ olmak üzere yüzlerce HDP’li üye ve onlarca HDP’li milletvekili tutuklu olarak yargılanmaktadır.

Bu arada Erdoğan’ın, CHP’nin Sayın Genel Başkanı Kemal KILIÇDAROĞLU’nun da tutuklanabileceği yolundaki anlatımı iktidarın meşruiyetini iyice tartışılır bir hale sokmuş bulunmaktadır.

Anayasa Mahkemesi Hukuk Devleti İçindeki Fonksiyonunu Terketmiştir

Bu süreçte Anayasa Mahkemesi adeta kendisini inkar etmiştir.

Önce geçmiş kararlarına rağmen, KHK’lerin Anayasal denetimi konusunda kendisini görevsiz kabul etmiş; AİHM’nin, düşünce ve ifade özgürlüğü hürriyetinin ihlaliyle ilgili olarak başvuruları, önemi nedeniyle öne almasına rağmen Anayasa Mahkemesi aynı nitelikteki başvuruların görüşülmesini (başvuru tarihi daha önce olmasına rağmen) geciktirmek suretiyle halen gündemine alıp sonuçlandırmamıştır.

Böyle devam ederse Anayasa Mahkemesi, kendisini bu yılın sonlarına doğru, AİHM nezdinde tüketilmesi gerekli olmayan yargı mercii haline getirecektir.

Büyük bir ihtimalle olası bu durumun yalnızca Anayasa Mahkemesini değil; ülkemizin itibarını da son derecede olumsuz etkileyeceği açıktır.

Anayasa Mahkemesinin sürece karşı ilgisizliği yalnızca yukarıda belirtilen konuyla ilgili değildir. 15 Temmuz 2016 tarihinden 17 Temmuz 2017 tarihine kadar geçen sürede, tam 102 bin kişi görevlerinden atılmıştır. Bunların çoğu Anayasa Mahkemesine başvurmuş ancak bu mahkeme, önüne gelen davaları incelemekten yine kaçınmış ve bu konuda da hakları ihlal edilen yurttaşlarını iktidarın hukuk tanımazlığı ile baş başa bırakmıştır.

Bunun üzerine hükümet tarafından oluşturulan bir kurula, görevden atılanlarla ilgili denetleme yetkisi verilmiştir. Bu kurulun yetersizliği daha şimdiden belli olmuştur. Kurul daha ilk kararını dahi vermemiştir.

Bu hale ilişkin ciddi mağduriyetler söz konusudur. Toplumsal ilginin çekilmesi için açlık grevi başlatan Nuriye GÜLMEN ile Semih ÖZAKÇA’nın eylemlerine dikkat etmek yerine onların tutuklanmaları, içinde bulunulan durumun ağırlığını açıkça ortaya koymaktadır.

Yandaş Medya Olarak Bilinen Köşe Yazarları Her Fırsatta Mahkemeleri Etkileme Faaliyeti İçine Girmiştir

Medyanın uğradığı saldırı yalnızca tutuklama, dava açma gibi siyasi iktidarın eylemleriyle olmamaktadır. Yukarıda açıklanan hukuki duruma karşın Erdoğan’ın ve hükümet yetkililerinin her yerde önüne çıkan ve gittikçe artan gazeteci ve milletvekili tutuklamaları karşısında gerçeklerle taban tabana zıt bir şekilde  “bunlar gazeteci değil, hepsi terörist. Hatta içinde tacizcisi bile var” şeklindeki açıklamaları hâlâ hatırlarda bulunmaktadır.

Erdoğan’ın yukarıdaki açıklamalarının dışında ortaya attığı ve anlaşıldığı kadarıyla yakında uygulanacak olan tek tip elbise projesi, yargısız infaza yol açacağı gibi masumiyet karinesini de ortadan kaldıracaktır.

Bilindiği üzere yargılanan sanıklardan birinin tişörtünde “HERO” yazılması üzerine Erdoğan, tek tip elbiseyi gündeme taşımış ve belli maddelerden yargılananlar için dışkı rengini çağrıştıran tulum; diğer maddelerden yargılananlar için ise o rengin farklı tonunda ceket giyileceğini belirtilmiştir.

Masumiyet karinesini yok sayan, açıkça yargısız infaza neden olacak bu hal, aynı zamanda adil yargılamayı etkileme suçuna vücut verse dahi; Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olması, diğerleri için ise göz ardı edilmek suretiyle hiçbir işlem yapılamamakta/yapılmamaktadır.

Erdoğan’ın ölüm cezası ile ilgili açıklamaları ile AKP taraftarlarının “idam isteriz” şeklindeki organize edilmiş bağırmaları, yargıçlar için ayrı bir gözdağı olmaktadır.

Ölüm Cezası Talepleri Gerçek Suçluların İadesini Engellemektedir

Bilindiği üzere Türkiye’de ölüm cezası bulunmamaktadır. AB’ye uyum sürecinde bu ceza TCK’dan kaldırıldığı gibi tekrardan yasalara konması hukuken mümkün bulunmamaktadır. Bilindiği üzere Türkiye, Ölüm cezasını yasaklayan AİHS’nin Ek 6. ve 13. protokollerini imzalamıştır. Bu protokollere aykırı olarak ölüm cezasının yeniden Anayasa ve yasaya konması artık Anayasa’nın 90/5. maddesine aykırı olacaktır.

Yani ölüm cezasının yeniden yürürlüğe konması Anayasaya aykırı olacağı gibi Türkiye’nin AB serüveninin de sonu olur.

Tüm bu hukuki duruma karşın Erdoğan’ın her fırsatta ölüm cezası yandaşı olduğunu yinelemesi ve kalabalıkları da “idam isteriz” sloganıyla bağırtması hem AB ile olan ilişkileri gereksiz bir şekilde germekte ve hem de başta Fethullah Gülen olmak üzere yurt dışına kaçmış olan gerçek darbecilerin iadesini engellemektedir.

HSK, İktidarın Bürosu Olarak Çalışmakta; Mahkemelerin Vesayet Makamı Olarak Görev İcra Etmektedir

Hukuken ve fiilen siyasi iktidara bağlı olan HSK, mahkemelerin vesayet makamı haline gelmiştir. Yetki alanında olmamasına rağmen tahliye kararı veren mahkeme heyetlerini görevden alıp haklarında meslekten ihraç soruşturmaları açabilmektedir.

Bunun en bariz örneği İstanbul 25 Ağır Ceza Mahkemesinin vermiş olduğu tahliye kararı nedeniyle ertesi günü açığa alınması ve akabinde yargıçlar hakkında meslekten ihraç istemli soruşturma açılması olayıdır. Bu olay tüm yargıçlar için de gözdağı olmuştur. Yargı bağımsızlığı çok kaba biçimlerde ortadan kaldırılmıştır. İstenmeyen kararları veren mahkemelerin dağıtılması, hatta gösterilen tehdit karşısında aynı mahkemenin birer gün ara ile aynı kişiler ve aynı suçlamalar ile ilgili olarak önce tahliye bir gün sonra bu kararı geri alarak yeniden tutuklama kararları vermesi gibi bir ülkenin yargısı için yüz kızartıcı olaylarla karşılaşılması artık olağan bir hale gelmiştir.  Ancak medyadaki otosansür nedeniyle olan biten kamuoyuyla paylaşılamamaktadır.

Bu anlamda yargı bağımsızlığı tam anlamıyla ortadan kalkmış durumdadır.

Bu olaylar yalnızca ilgili mahkemeleri etkilememektedir. Başkaca yargı görevi yapan mahkemeler için de HSK’nın bu tutumu ve yaşananlar mefruz bir tehdit işlevi görmektedir.

Ne Yapmalı?

CHP Genel Başkanı Sayın Kemal KILIÇDAROĞLU’nun başlattığı, toplumun çok önemli bir kesiminin desteklediği ve büyük bir kitle mitingi ile sonlanan “Adalet Yürüyüşü” moral verici olmuştur.

Cumhuriyet Gazetesi’nin 3 avukatı ile ilgili olarak başlayıp gazetenin şahsında tüm hukuka aykırılıkları hedefine alan ve haftalardır sürdürülen “Adalet Nöbeti” de ciddi bir avukat, hukukçu ve aydın desteğine mazhar olmuştur.

Yine CHP’nin organizasyonunda başlatılıp yürütülen “Adalet Kurultayı”nın da başarılı olduğu söylenebilir.

Adalet talebi somut bir değer olarak ilk kez yurttaş talebi olarak siyasal ve sosyal sahnede yer almaktadır.

Anlaşılan odur ki, CHP bundan sonra da bu talebin takipçisi olacaktır. Ancak bunun yetmeyeceği sorunun asıl sahibi olması gereken başta TBB olmak üzere tüm baroların ve hukuk kurumlarının da bu talebin takipçisi ve yönlendiricisi olmasının gereği ortadadır.

Bu gidişin gidiş olmadığı, adalet duygusu zedelenmiş ve giderek ortadan kalkmış kişilerden oluşmuş bir toplumun hiçbir zaman demokratik hukuk devletini inşa edemeyeceğini bilmek ve sindirmek gerekiyor.

Bu nedenlerle süreçten sorumluluk hisseden herkesin ve her kurumun yaşanan olumsuzluklara son vermek için gereken eylemliliklere girişmek üzere bir araya gelmesi artık elzemdir.