Sivas Katliamı’nın üzerinden tam 25 yıl geçti. Fakat hala adalet ile ilgili kamuoyu tatmin edilebilmiş değil. Yaşanan yargı süreci, zamanaşımı ve firari sanıklar usul çemberine sıkıştırılıp söndürüldü. Siyasal iktidarın sorumluluğu cezai bir yargılama konusu haline gelmedi. Görevsizlik kararlarıyla mahkemeler arasında gidip gelen dava, 4 kez yerel mahkemece, 2 kez Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nca ve 4 kez de Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nce karara bağlandı. Peki ama neden bu dava bu kadar uzadı? Hâlbuki her şey an ve an kameralar önünde yaşanmış ve kaydedilmişti. Katliamın 25. yıl dönümünde bu önemli davayı tekrar hatırlatmak ve hukukun siyasal iktidar ile ilişkisine kaynak biriktirmek için Türkiye Barolar Birliği (TBB) tarafından 2004 yılında yayımlanan “Sivas Davası” kitabını ve kitabın sunuş yazısını sizlerle paylaşıyoruz. Av. Erdal Merdol, Av. Mehdi Bektaş ve Av. Ali Sarıgül tarafından yayına hazırlanan kitapta davaya ilişkin mahkeme karar ve tutanaklarıyla beraber avukatların mahkemeye sunduğu dilekçeler de yer alıyor. Aynı konuya ilişkin Av. Şenal Sarıhan tarafından yayına hazırlanmış ve Ankara Barosu tarafından 2009 yılında yayımlanmış “Sivas Katliamı Davası” başlıklı kitabı Cuma günü sizlerle paylaşacağız.

Bu eser; demokratik ve laik Cumhuriyetimizi savunan aydınlanmacı güçlerin, teokratik devlet ve şeriat yanlılarına karşı yürüttükleri hukuk savaşımını yansıtmaktadır. Temel nitelikleri Anayasamıza ifade edilen Cumhuriyetimize karşı 2 Temmuz 1993 günü Sivas’ta girişilen örgütlü ve planlı kalkışmanın hukuki sürecini içeren bu yayının sahibi TBB, olayların hemen ardından oluşturduğu “Müdahil Avukatlar Komisyonu” ile günümüze değin Sivas Davası’nda önemli hukuki görev üstlenmiştir.

Kamuoyunca “Sivas Katliamı” olarak bilinen ve demokratik, laik Cumhuriyet’e başkaldırı niteliğindeki 2 Temmuz 1993 olaylarına ilişkin yargılama sürecinin sonuna gelinmiştir.

Türkiye Barolar Birliği’nin 17.8.1993 günlü yazılı açıklaması ile Sivas Davalarında her türlü hukuki yardım ve danışmanlığı yapmak üzere kurulduğu duyurulan “Müdahil Avukatlar Komisyonu” iki yüz elliye yakın avukatın yakın destek ve gayreti ile 11 yıldan bu yana bu büyük davayı onurla omuzlamıştır.

“Sivas Davası” gerçekten çok ilginç aşamalardan geçmiştir. Okurun aklında kalabilecek en temel bilgiler şöyle sıralanabilir: Kamu güvenliği nedeniyle Ankara’ya nakledilen, görevsizlik kararlarıyla mahkemeler arasında gidip gelen dava, 4 kez yerel mahkemece, 2 kez Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nca ve 4 kez de Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nce karara bağlanmıştır. Kesinleşen hükme göre, Sivas olayları; yangın çıkartarak adam öldürmek fiilinden ibaret olmayıp, “Anayasa Düzenini ihlal” suçu niteliğindedir.

Biraz daha ayrıntıya geçilecek olursa, şu hususları not edebiliriz:

Kayseri DGM C. Bassavcılığı’nca 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun “Terör örgütleri” başlıklı 7/1 maddesi gereğince cezalandırılmaları istemiyle 94 sanık hakkında, Kayseri DGM nezdinde; Sivas C. Başsavcılığı’nca, yakarak adam öldürmekten TCK’nın 450/6 maddesi uyarınca 78 sanık aleyhinde Sivas Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde; yine, aynı savcılık tarafından, 2911 Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na aykırı davranış nedeniyle 102 sanık hakkında, Sivas Asliye Ceza Mahkemesi nezdinde, kamu davaları açılmıştır.

Türkiye Barolar Birliği derhal, davaların kamu güvenliği nedeniyle Ankara’ya naklinin sağlanması için gerekli girişimlerde bulunulmasını Adalet Bakanlığı’ndan talep etmiştir. Bakanlığın 17.8.1993 günü Yargıtay C. Başsavcılığı’na başvurusu ile başlayan ve birbirini izleyen hukuki prosedür sonunda Yargıtay 10. Ceza Dairesi 18.8.1993 ve 23.8.1993 günlü kararları ile, kamu güvenliğinin bozulmamasıveyeni olaylara meydan verilmemesi için kamu davalarının CMUK 14/ son maddesi gereğince Ankara Devlet Güvenlik, Ağır Ceza ve Asliye Ceza Mahkemelerine nakledilmelerine karar vermiştir;

Davaların bu şekilde Ankara’ya naklinden sonra bu kez mahkemeler arasında “olumsuz görev uyuşmazlığı “ yaşanmıştır. Ankara 3. Ağır Ceza ile Ankara 19. Asliye Ceza Mahkemeleri’nce davanın Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin görev alanına girdiğinden bahisle verilen görevsizlik kararlarına karşılık Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi de kendisini görevli saymamış ve bu suretle ortaya çıkan olumsuz görev uyuşmazlığı Yargıtay 10. Ceza Dairesi tarafından çözümlenmiştir. Anılan Daire, delillerin bir bütün olarak tartışılması, suçun niteliğine ve olayın anlatılış biçimine göre Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin görevsizlik kararını kaldırarak, davaların Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde görülmesini karara bağlamıştır.

Davayı gören Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi 26.12.1994 gün ve E.1993/106 say ılı 1. kararında;17 sanığın, yakarak adam öldürmekten TCK’nın 450/6 maddesi gereğince idamla cezalandırılmalarına, bu fiili ikinci derecedeki iştirakile işlediklerinden TCK’nın 65/3 maddesi gereğince bu cezalarının 20 yıl ağır hapis cezasına indirilmesine, “Aziz Nesin’in Salman Rüşti’ye ait ve yurda girişi yasaklanmış olan ‘Şeytan Ayetleri’ kitabının Aydınlık Gazetesi’nde yayınlandığı ve böylece tüm Müslüman halkı haksız şekilde tahrik ettiği “gerekçesiyle cezalarından TCK’nın 51/1 maddesi gereğince indirim yapılarak 15 yıl ağır hapis cezası ile cezalandırılmalarına; 9 sanığın yine TCK’nın 450/6 maddesi gereğince idam ile cezalandırılmalarına, eylemin faili bilinmeyen şekilde adam öldürmek olarak kabulü ile sanıkların cezalarının TCK’nın 463. madde uyarınca 20 yıl ağır hapse indirilmesine, haksız tahrik hükmünün uygulanarak neticeten 15 yıl ağır hapis ile cezalandırılmalarına; 60 sanığın, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na aykırı davranmaktan 3 yıl hapis cezası ile tecziyesine; 37 kişinin beraatlerine karar vermiştir.

Bu karar sanık vekillerince sübut yönünden; müdahil vekilleri ile DGM Başsavcılığı tarafımdan da suçun niteliğinin tayinindeki hata, bir kısım sanıklar hakkındaki beraat kararlarının isabetsizliği ve haksız tahrik hükümlerinin uygulanmasına yer olmadığına ilişkin hususlardan temyiz edilmiştir.

Temyiz itirazlarını görüşen ve 25 sanığın beraat kararını onayan, 14 sanığın mahkumiyet kararlarını da beraat etmeleri gerektiği yönünden lehte bozan Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 30.9.1996 Tarih ve 1996/688- 4716 sayılı şu tarihi kararı vermiştir:

“…Yine bu suçun işlenmesi için önceden oluşturulmuş silahlı olsun veya olmasın bir örgüt veya çete bulunmasında zorunluluk olmadığıgibi, olaydan  önce Türkiye Cumhuriyeti  Devleti’ne ve dayandığı temel ilkelere aykırı açıklamaları da kapsayan bildiriler dağıtılmış olması, olay sırasında sürekli olarak atılan sloganların başka olaylarda da yasadışı örgüt elemanlarınca atılmış bulunan sloganlarla ayniyet göstermesi, bu örgütlerin el işaretlerinin yapılmış olması, bu eylemlerin aynı amaç ve strateji doğrultusunda ve bir organizasyon dahilinde gerçekleştirildiğini ortaya koymaktadır.”

“…Somut olayda 7-8 saatlik uzun bir zaman süreci içerisinde güvenlik görevlerince yapılmış olan çeşitli uyarılara rağmen dağılmayarak Hükümet Konağı’nın önünde bulunan güvenlik görevlilerinin kurduğu barikatın da zorlanıp Devlet ve Hükümet’in ilde temsilcisi olan Vali’ye “şerefsiz Vali” “Vali istifa” şeklinde yürüyüşler ve toplanmalar sırasında Cumhuriyetçilik ve Laiklik ilkelerine aykırı biçimde “şeriat gelecek, zulüm bitecek”, “Cumhuriyeti burada kurduk burada yıkacağız”, “yaşasın şeriat”, “Kahrolsun laiklik”, “şeriat isteriz”, “dinsiz laikler” sloganlarının atılması, bir kısım işyeri, mesken ve araçların yakılması, “yak”, “yak” sloganları altında, güvenlik görevlilerinin kurduğu barikatın cebir kullanılmak suretiyle aşılıp, Otel’in yakılması suretiyle 35 kişinin öldürülmüş ve çok sayıda kişi ve güvenlik görevlisinin yaralanmış bulunması ve nihayet Türk İnkilabı’nın temel taşlarından birisi olan Sivas Kongresi’nin imzalandığı ve sonradan müzeye dönüştürülmüş bulunan bina ile önündeki Atatürk Heykeli’nin tahrip edilmiş olması, olayda kullanılan cebri, bir kısım icra hareketlerinin TCK’nın 146. maddesinde belirtilen sonucu yaratmaya elverişliliğini ve Aziz NESİN’in düşünce ve davranışları bahane edilmek suretiyle Anayasal Düzen’in en öneli ilkelerinden olan “Cumhuriyetçilik” ve “Laiklik” ilkelerinin ortadan kaldırılmasına yönelik bulunduğunu tüm açıklığı ile ortaya koymaktadır.” 

Yargıtay Özel Dairesi bu kararı ile suçun Anayasa Düzenini ihlal niteliğinde olduğuna, adam öldürmenin nitelikli biçimini hüküm altına alan TCK’nın 450/6 maddesinin ve haksız tahrik hükümlerinin uygulanmasını gerektiren herhangi bir durum bulunmadığına işaret ederek, son derece tehlikeli bir yorumu benimseyen mahkeme kararını esastan bozarak, 41 sanığın TCK’nın 146/1; Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na aykırılıktan mahkum edilen 28 sanığı n TCK’nın 146/3; beraat eden 1 sanığı n TCK’nın 146/1, ve yine beraat eden 11 sanığı TCK’nın 146/3 maddesinden mahkum edilmeleri gerektiğine karar vermiştir.

Yargıtay bozma ilanına kısmen uyan Ankara 1 No’lu DGM, 28.11.1997 gün ve 1996/84 Esas sayılı 2. kararında; 38 sanık hakkında TCK’nın 146/1; 29 sanık hakkında 146/3 maddesinden hüküm tesis etmiş, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na aykırılıktan cezalandırdığı 11 sanık hakkındaki ilk kararında ise direnmiştir; 14 kişi ise beraat etmiştir.

Bu direnme kararını görüşen Yargıtay Ceza Genel Kurulu, mahkemenin ısrar kararını yerinde bulmamış ve bu sanıkların TCK’nın 146/3 maddesinden mahkûmiyetleri gerektiği yönünden hükmü bozmuştur. Daha sonra bu dosyayı ele alan 9.Ceza Dairesi, 24.12.1998 tarih ve 1998/2722 E. sayılı kararı ile TCK 146/3 maddesinden mahkumolan 28 sanık ile beraat eden 14 sanık hakkındaki hükmü onamıştır. TCK’nın 146/1 maddesinden mahkum olan sanıklardan 31 hakkındaki hükmü ise nüfus kayıtlarının, cilt numarasının ve mührün tam olarak okunamadığı gerekçesiyle, 7 sanık hakkındaki mahkumiyet kararım da bu bozmaya bağlı olarak sanıklar arasında hukuki ve fiili irtibat bulunduğu için usuli zorunluluk gereği bozmuştur.

Ankara 1 No’lu DGM, 16.6.2000 gün ve 1999/5 E. sa yılı 3. Kararı ile, bozma ilamında değinilen usuli noksanları giderdikten sonra, 38 sanığın yine 146/1 maddesi ile mahkumiyetlerine ve tahrik veya başkaca bir nedenle herhangi bir indirim hükmünün uygulanmamasına karar vermiştir; bu sanıklardan dördü yaş küçüklüğü ve biri de akli maluliyet sebebiyle neticeden 20 ve 15 yıla mahkum edilmiştir.

Yargıtay 9. Ceza Dairesi 4.5.2001 gün ve 2000/3160 E. say ılı kararıyla, 3 sanık dışında bu mahkumiyet kararının onanmasına karar vermiştir. Bu üç sanığın suçlarını sabit görmekle birlikte, kamuoyunda Pişmanlık Yasası olarak bilinen 3419 sayılı Yasa’dan yararlandırılmaları yönündeki talepleri hakkında bir karar verilmediğinden bahisle, hükmü bu yönden bozmuştur.

Bu bozmadan sonra yapılan yargılamada, üç hükümlünün pişmanlık hükümlerinden yararlanmalarına gerek olmadığına karar verilmiş ve Ankara 1 No’lu DGM’nin 4.4.2002 gün ve 2001/83 E. say ılı 4. kararı Yargıtay 9.Ceza Dairesi’nin 26.9.2002 gün ve 2002/1700 E. sayılı ilamı ile onanmıştır.

Hükümlüler daha sonra, yürürlüğe giren 4959 sayılı Topluma Kazandırma Kanunu’ndan yararlandırılmalarını talep etmiş olup, bu başvuruları halen Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde incelenmektedir. Müdahil vekilleri, bu dosyada da müvekkillerini temsil etmekte ve hükümlülerin anılan yasadan yararlanmalarını gerektiren hukuki bir durumun bulunmadığı savunmaktadırlar.

Diğer yandan olayda ölen ve ölümden kıl payı kurtulanlar adına İçişleri Bakanlığı aleyhine, ağır hizmet kusuru sebebiyle, Sivas idare Mahkemesi nezdinde tam yargı davaları açılmıştır. Anılan mahkemenin 1994/617 ila 657 ve 803 ila 807 Esas numaralarına kayıtlı 46 dava sonunda İçişleri Bakanlığı davacılara tazminat ödemeye mahkum edilmiş ve bu kararın kesinleşmesini takiben tahsil edilen tazminatlar müdahil vekillerince, herhangi bir kesintiye tabi tutulmaksızın, hak sahiplerine aynen ödenmiştir.

Bir kısım kaçak sanık hakkındaki “ayırma kararı” gereğince zamanaşımı süresinin dolmasına değin kamu davalarının bir süre daha devam edeceği bir yana bırakılacak olursa, Sivas Katliamı Davası şimdilik sona ermiş görünmektedir. Ancak, siyasal ve toplumsal boyutlarının tartışılması çok uzun yıllar sürdürülecek ve tarih sayfalarındaki yerini günün birinde kuşkusuz alacaktır. Bu nedenlerledir ki, laik Cumhuriyetçilerin olayın gerçek yüzünün ortaya çıkartılması için başından bu yana sürdürdükleri savaşım henüz sonuçlanmış değildir.

Sivas katliamının laik Cumhuriyeti yıkmaya yönelik eylemlere eklenen halkalardan biri olduğundan hiç şüphe olunamaz; ancak, bu tespitin, asil belirlemenin önüne geçme tehlikesinin bulunduğunu da söylemek gerekir; çünkü, Sivas katliamı insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur, dogmatik düşüncenin sıradan bir insanın nasıl canavara dönüştürdüğünün görülmesi açısından da ibret verici bir örnektir.

305 insanınızın yakılması sonucu ile sonuçlanan ve bir o kadarının da ölümden kıl payı döndüğü bu trajik olayın başından bugüne değin, duraksamadan ve yılgınlığa düşmeden hukuksal mücadelesini sürdüren hukukçuların bu davada gösterdikleri vakar ve özen her türlü övgüye değerdir. Bu savaşımın Cumhuriyet’in temel ilkelerinin korunması açısından taşıdığı büyük önem dikkatlerden kaçırılarak, sadece bir yargılamada taraf olmak gibi dar bir anlamla algılanması büyük hata oluşturacaktır.

Bizler; pek çok aymaz çevreden gizli veya açık destek alan Cumhuriyet düşmanı teokratik devlet ve şeriat yanlılarının tüm heveslerinin kursaklarında kalacağından hiç kuşku duymuyoruz. Antiemperyalist bir Ulusal Kurtuluş Savaşı sonucu kurulan Cumhuriyetimiz, ne kökten dincilere ne de onların işbirlikçilerine teslim edilecektir. Atatürk devrim ve ilkelerini savunmak ve sürdürmek anlayışı ve inancı çerçevesinde dayanışmamızı ve birlikteliğimizi sürdüreceğiz. Sağduyulu, Cumhuriyet’in temel ilkelerini sahiplenen yaz ılı ve görsel basınımızın bu konudaki içtenliğini ve desteklerini de unutmamak, onlara haklarını teslim ederek, şükranlarımızı sunmak da bir görevimizdir.

Kaynak: tbbyayinlari.barobirlik.org.tr