İlkokul sınıflarında duvarın bir yerinde dört mevsimi gösteren, başka bir yerinde de tarihi çağlara bölen, dikdörtgen başka bir pano mutlaka vardır. Çağ panosundaki İlk Çağ ve Yakın Çağ, ucu duvarı, sınıfı, okulu, şehri hatta ülkeyi aşabilecekmişcesine sonsuz bir zamana uzandığı halde Orta Çağ başı ve sonu kalın çizgilerle kesilmiş bir ara gibi durur, hatırladığım kadarıyla da kahverengi, siyah yazı ve boyalarla resmedilirdi. Orta Çağ’ın karanlığı böyle koyu, karanlık ve kasvetliydi. Eğitimcilerimiz “çağın ruhuna” bu renkleri uygun görmüşlerdi belli ki; insanlık tarihinde kara bir leke. Bir sürü icat yapılsın; yontma taştan cilalı taşa, Antik Yunan’a, Roma’ya sosyal, siyasal, ekonomik bir sürü badire atlatılsın; sonra birden karanlığa gömülsün, olacak iş mi.

Eğitimciler “Düşünüyorum, öyleyse varım”ı pek severlerdi. Böylelikle bize de bir aydınlanma gelir, Orta Çağ’ın karanlığından ve alameti farikası skolastisizmden kurtulurduk. Coğrafi keşifler, Rönesans, Reform, Fransız Devrimi’yle birlikte insanlığımız yeniden karanlıktan aydınlığa kavuşmuştu. Tarih pasta misali dilimlere ayrılan bir şeydir. Biri karanlık öteki aydınlıktır, biri yobaz öteki moderndir ve pastayı dilimleyen keskin bıçak bütün insanlık tarihini yıl yıl muntazaman böler ve düzenler. O bıçak bazen bir devrim, keşif, isyan ya da icattır. Sonra bir bakarsınız ki zamanın ya da tarihin sürekliliğinden ve akışkanlığından eser kalmamış. Birbirinin içine geçen, aynı anda birden fazla olguyu içeren, geriye dönüşlerle, ileri gidişlerle dalgalanan tarih ve zaman sayı üstüne sayı bindiren bir sayaçtan farksızlaşmış.

Tarihsel ilerlemeciliği geçerli kabul edenler hala mevcutsa bu “Orta Çağ karanlığı”nı tarih sanhesinden/panosundan çıkarıp her zaman ilerlemeye dönük insanlığı  bu semptomdan kurtarmak mümkün müdür? Evet. Yokmuş gibi davranırsınız, “tarihin çöplüğüne atarsınız”, olur biter. Ama belki de o kadar kolay değildir; çünkü tarih üst üste bindirilen bir çöp yığını değildir. O çöplerin önü arkası, başı sonu, ileriye ve geriye, önceye ve sonraya, geçmişe ve geleceğe akar durur.

Thomas Aquinas’ın Aristo’su

Thomas Aquinas da (1225–1274) Katolik bir papaz olarak İsa’ya dua edip panomuzdaki o  iki kalın arasında ölüp gidebilirdi. Ama İlk Çağ’la arasına çekilen o kalın çizgiyi ya da kapıyı zorladı; belki de zorlandı. Çünkü İlk Çağ felsefesinden bir şekilde haberdar olan Katolik bir alimin bile yanıtlaması gereken sorular vardı. Üstelik artık Eski Ahit’in sadece suçun ve cezanın nesnesi olan insanı da yoktu, yaşamın öznesiydi o Yeni Ahit’te. Zaten her şey Tanrı suretinde insandaydı ve tüm evren insan için, insanın hizmetinde olsun diye yaratılmıştı. Hal böyleyken Thomas Aquinas da neden Hıristiyanlık için tüm evreni insana göre açıklamaya çalışan Aristoteles’ten feyz almasın ki; “kendinde şey” olarak bütün evrenin ondan sadır olup kendinin nedensiz olduğu “töz” fikrini kendi yaratıcı tek tanrısına dönüştürmesin ki. Ayrıca Hıristiyanlığı inançla ulaşılan, Aristoteles’i de akılla ulaşılan bilgiyle özdeşleştirmesi, öğretisini daha güvenilir kılmaz mıydı. İki tür bilginin yan yana durması Thomas Aquinas’ın bulunduğu yerden İlk Çağ’a uzanmakla kalmayıp Yeni Çağ’a, oradan da günümüze ulaşmasını açıklıyor. Rönesans’tan Aydınlanma’ya Fransız Devrimi’nden Sanayi Devrimi’ne, günümüze ulaşan Modernizmin aslında din ile esaslı bir sorunu olmamasının ve “devir ne kadar değişirse değişsin” dinin hala varlığının nedenini de açıklıyor. Din işlerini devlet işlerinden ayıran –ya da devlet kontrolüne alan– laiklikten tutun da, din özgürlüğü adıyla tanınan insan hakkına kadar, inanca ve akla dair bilginin hala ayrı tutulduğu ve Aristoteles’in kendinde töz fikrinin Hıristiyanlığı boydan boya kestiği gibi Thomas Aquinas’ın tüm Aydınlanmayı ve Modernizmi böyle kestiğini söyleyebiliriz. Bu durumda bu Katolik papazın çağının sınırlarını sadece öncesi için değil sonrası için de zorladığını kabul etmeliyiz.

Elbette Orta Çağ’ın Katolik alimleri “tarihe nasıl yön veririz” diye düşünmüyorlardı. Ama 16. yüzyıla kadar neredeyse – henüz farklı disiplinler olarak ayrılmamış – tüm bilimin, hukukun, siyasetin tek sözcüsü ve uygulayıcısı Kilise olduğundan Thomas Aquinas’ın ya da muadillerinin siyasete ve hukuka verdikleri yön tartışmasız etkilidir. Yeni Ahit eski ve yeni bu Orta Çağ skolastiklerinin yorumuyla siyasete ve hukuka da egemendir.

Bayrak Yarışında Vitoria

Orta Çağ’ın sonuna yetişmiş ve başka bir Katolik papaz Francisco De Vitoria da (1486 – 1546) Paris’te ve İspanya’da ders verirken Yeni Ahit’i, selefi Thomas Aquinas gibi yorumlamaktan ya da farklı türde yorumlasa bile siyaset ve hukuk alanında otorite olmaktan geri durmamış. Dünyaya hakim bir imparator olsanız bile Kilise hegemonyasını aşamadığınız, kılıcınızı Tanrı yasasına göre salladığınız bir dönemde İspanya Kralı’nın da henüz işgal edilen Güney Amerika’daki yerlilere nasıl davranılacağı konusunda kendisinden akıl danıştığı bilinir. Vitoria bazen hükümdara ya da fatihlere karşı, bazen de onlarla denk fikirlerini Salamanca Üniversitesi’nde verdiği derslerde anlatmıştır. Vitoria bu yerlilere nasıl davranılması gerektiğini, hangi durumlarda işgalin, katliamın ya da sömürünün meşru hangi durumlarda meşru olmadığını birer birer anlatmış, bunları anlatırken hem Yeni Ahit’i hem Thomas Aquinas’ı hem de Aristoteles’i yorumlamış. Örneğin Vitoria’ya göre işgal edilen topraklardaki “barbarların” (İsa’ya) inançsız olmaları işgali haklı çıkarmaz; hatta “barbarlar” İsa’yı öğrenip de yine de ona iman etmek istemezlerse kimse inanca zorlanamayacağından işgal ve gasp meşru değil. “Barbarlar” inançsız olmakla suçlanamayacakları gibi inancın tebliğ edilmesi de yetmemekte ise ikna edilmeleri gerekmekte. Ancak İspanyolların iletişim, seyahat ve ticaret özgürlüklerini kullandıkları düşünüldüğünde buna engel olan/karşı koyan “barbarlara” karşı her türlü yaptırımın meşru olduğunu kabul ediyor. Vitoria.  Bu anlamda Vitoria’yı devletler hukukunun kurucuları arasında sayanlar olduğu gibi sömürgeciliğin ilk aktörleri arasında kabul edenler de var.

Yine Vitoria Thomas Aquinas’tan hareketle üç tür yasa kabul ediyor: İlahi, tabii ve insani yasa. İlahi yasa her şeyi kapsar, tabii yasa ilahi yasanın ancak insan aklıyla bilinebilir kısmından ibarettir ve insani yasa da sivil iktidarların tasarrufundadır. Ancak ilahi yasa her ne kadar hiyerarşik olarak en üstte yer alsa da tabii yasaya aykırı olamaz. Tabii yasaların insanın hayatta kalması için akla dayanması gerektiğinden ve insan ancak akılla hayatta kalabileceğinden bunlara uyulması şart.  Tanrı’nın inayeti insanın inayetiyle bir ve aynı, tabii olan da insanın inayetiyle ilgili olduğundan ilahi olanın buna aykırı olmamasında mantıksız bir yön yok. Örneğin zina tabii yasaya aykırıdır. Çünkü kutsal aile birliği zedelenerek soybağı, dolayısıyla toplum zarar görür. Ailenin korunması insanın inayeti için elzem olduğundan ve Tanrı da insanın inayetini istediğinden ilahi yasa da buna uygun olacaktır ve zina günah sayılacaktır. Sivil yasalarınsa Kilise’nin dünyanın merkezi olduğu bir dönemde ilahi ve tabii yasalara aykırı olamayacağı, başka bir deyişle kralın ya da imparatorun Kilise otoritesini aşamayacağı ortadadır.

Ama her ne kadar Vitoria Kilise otoritesini her şeyden üstün tutan bir skolastik olsa da ve Martin Luther’den hiç hoşlanmasa da tıpkı onun savunduğu gibi dünyevi iktidara tam bir itaati zorunlu kılıyor. Martin Luther’le bu hususta anlaşmasının nedeni belki de Kilise otoritesinin hiçbir zaman sarsılmayacağına ve zaten dünyevi iktidarların bu otoriteye karşı ya da ona aykırı davranamayacaklarına olan inancıdır. Bu konu ile ilgili ne kadar Eski ve Yeni Ahit’ten alıntı yaparsa yapsın ve ne kadar dünyevi iktidara itaati salık verirse versin, oldukça kısa bir süre sonra hem yasanın hem de kılıcın krallara, hükümdarlara, imparatorlara geçeceğini tahmin edememiş olabilir. Luther’e çıkışmasının esas nedeni Tanrı ve insan arasında hiçbir otoriteyi kabul etmeyen “protestoculara” karşı Kilise’yi, Papa’yı ve ve Yeni Ahit’i yorumlayan tüm alimleri kapsayan, kendinin de dahil olduğu aracıları savunmak.

Ama sivil iktidara sonuna kadar itaat talimatı, kanun yapılırken Kilise’den azadeliği göstermiyor. Vitoria kanunların yürürlüğe giriş tarihlerinden, örf ve adetlerin kurallar hiyerarşisinde kapsadığı yere kadar birçok konuda görüş de beyan ediyor. Gündelik hayatın neredeyse her alanı için fikir beyan eden Vitoria skolastik düşünceye uygun olarak her iktidarın Tanrıdan geldiğini ve hiçbir sivil yasanın ilahi ya da tabii yasaya aykırı olamayacağını söylemekten geri durmuyor. Hatta yasanın lafzının hukuka açıkça aykırı olduğu durumlarda yasanın amacının dikkate alınması gerektiği şeklindeki ezel ebed geçerli kuralı Vitoria ta o zaman zikrediyor. Yine “emirin demiri keseceğini”, haksız bir savaş da olsa hükümdar buyruğuyla savaşa giren askerin günah işlemiş olmayacağını, dolayısıyla “konusu suç olan emrin yerine getirilebilceğini” de söylüyor.

Yine tabii yasa gereği insanların topluluk halinde yaşamaları gerektiğini, aksi takdirde “kurda kuşa yem olacaklarını”, bu yüzden toplumun tabii halin bir gereği olduğunu da belirtiyor Vitoria. Buna karşılık her türlü iktidarın tek bir Tanrıdan gelmesiyle uyumlu olarak ve karışıklıklara mahal vermemek, her kafadan bir ses çıkmasını önlemek amacıyla en iyi yönetim monarşi olsa da zorbalığa ya da tiranlığa karşı halkın direnme ve iktidarı tanımama hakkını tanıyor Vitoria.

Vitoria zorbaya ya da tirana karşı direnme ve tanımama hakkını gözetmekle kalmıyor; sivil iktidarın otoritesini ortak yarar ile de sınırlandırıyor. Tanrının kendisi suretinde evrenin efendisi olarak yarattığı insanın amacı bu ve öbür dünyada mutluluk olduğuna göre, ortak yararı gözetmeyen yasalara uymak zorunlu değil. Tam da burada Aristoteles’in sadece Hıristiyan tek tanrılı inancı boydan boya kestiğini değil, aynı zamanda dünyevi hayatın ortak yarar yoluyla mutluluğa ulaşması gerektiğini ve dünyevi iktidarların ortak yararı gözeterek yurttaşların mutluluğunu amaçlamaları gerektiğine dair yükümlülüğün de kaynağı olduğunu görüyoruz. Ancak skolastik anlayışın insan mutluluğundan anladığı şeyin erdemli ve ahlaklı olmak ve böylelikle de mutluluğa ulaşmak olduğunu unutmayalım, tıpkı Aristoteles’te olduğu gibi. Buradan da ahlak/erdem gibi aşkın kavramların tek tanrılı inançlardan değil, tek tanrılı inançların bu tür kavramlardan beslendiğini, Aristoteles’in töz kavramının nasıl tek tanrılı dinlere ilham kaynağı olduysa ahlak ya da erdemin de aynı şekilde, örneğin Hıristiyan inancını beslediğini söyleyebiliriz.

Martin Luther Kulvarı

Vitoria, Martin Luther’e çıkışmakta haklı. Kim olsa her siyasi, hukuki, sosyal vs alanda söz söyleme tekelinin kendinde olmasını ister, en azından çokça rastlanır bu taliplere. Özellikle Orta Çağ’da yaşamış Katolik bir papazsanız ne Kilise’nin ne papanın ne de sizin söylediklerinizin beş para etmez olduğunu duymak hoş olmamalı. Din üzerinde tüm toplumu ve siyaseti şekillendirme, Eski ve Yeni Ahit’i dilediğinizce yorumlayıp hem sivil iktidara hem de tebaya talimat verme ayrıcalığı öyle kolay kolay bırakılacak gibi değil. Ama işler öyle gitmedi. Ne papanın iktidarı ne de papanın imtiyaz sağladığı İspanyol donanması kazandı savaşı. Ne Aristoteles’in toplumu erdem ve ahlakla yönetip insanlığın mutluluğunu ve ortak yararını gözetmesi temenni edilen yöneticiler kaldı ne de skolastik papazlara akıl danışan hükümdarlar, fatihler ve tacirler. İnsanla Tanrı arasında kimse kalmadı; ne Kilise ne papa ne Thomas Aquinas ne de Vittoria. Savaşı kazanan Luther ve Calvin oldu.

Yine de biz tarihi kalın çizgilerle bölüp panolara sığdırmayalım. Papanın yeni fetihlerde İspanyol fatihleri kayırmasına kızan ve dünyevi iktidarlara sonsuz kredi sağlayan Martin Luther, ruhaniliğin tüm dünyevi temsilcileriyle gemileri yakmış ve modern insanın dinle ilişkisini asgari düzeye indirmiş olabilir ama kapitalizmin amentüsü olan “reform”u büyük oranda bilgiyi inanca ve akla dair olarak ikiye ayıran Thomas Aquinas ve haleflerine borçludur. O yüzden biz de birbirine sürekli göz kırpan bu şahsiyetleri tarihin duvarlarına çivileyip sabitlemeyelim; bırakalım oradan oraya salınıp dursunlar.