Geçmiş asla ölmez. Geçtiği bile söylenemez.”

William Faulkner, Bir Rahibe İçin Ağıt,

Perde 1, Sahne 3 (1951)

Geçmiş yabancı bir ülkedir; orada işler farklı yürür.”

Leslie Poles Hartley, Arabulucu (1953)

2006 yılında uluslararası medya bir kez daha çeşitli cezaevi sistemlerinde olup bitenlerle çalkalanmaktaydı. Bunun ardından genellikle üzücü bir yoksunluk ve umutsuzluk öyküsünün geleceği beklenebilir. Hiç şahane bir cezaevi öyküsü duyan olmuş mudur? Çoğu örnekte, gelmiş geçmiş tüm cezaevlerinin yetersiz yemek ve hijyenle, fazla kalabalık ve isyanlarla, şiddet ve yozlaşmayla, çetelerle ve diğer kötü oluşumlarla ilişkilendirilmesine dair çok az anlaşmazlık olduğu için ilk tepki uygun olur. Ama bu kez, İsveç’te tutuklanan üç İsraillinin etrafında şekillenen görece istisnai bir durum söz konusudur. Çoğu durumda hükümlüler, özellikle yurtdışında hüküm giyen İsrailliler, yabancı cezaevlerinden kendi ülkelerine nakledilmek için can atarlar. Ama bu olayda böyle olmamıştır. Nakil teklif edildiğinde hükümlülerin üçü de “biftek, seks ve dünya kupası maçlarını ücretsiz yayınlayan özel televizyonlar”ın tadını çıkarabildikleri İskandinav cezaevinin daha uygun şartlarını öne sürerek teklifi reddetmişlerdir. Bu kulağa yeterince cazip gelmediyse bu “beş yıldızlı cezaevleri”nin avantajları hakkında daha fazlasını okumak yerinde olacaktır. Başlangıç olarak, daha önce sözü edilen biftekler, ücretsiz kablolu televizyon ve lüks apartman dairelerinde cezaevi bünyesinde sağlanan eş buluşmaları sayılabilir. Bunlara ek olarak, her hükümlünün yalnızca kendi hücresi yoktur, diğer pek çok kolaylığın yanında aynı zamanda yılda iki kez (polis arabası eşliğinde) Stockholm sokaklarında gezebilmektedirler.1

Bu hikâye aynı zaman diliminde çok farklı iki ülkedeki özünde tamamen aynı cezalandırma biçiminin farklılıklarını mikro düzeyde gösterdiği için seçilmiştir. Her iki ülke de gelişmiş dünyanın yüksek uçlarında yer almaktadır. Mesele şudur ki bu düzey ve zamanda cezai yaptırımlarda bu denli bir farklılık varsa, suç ve ceza zamansal ve küresel bir perspektifte karşılaştırıldığında ayrımların çok daha açık olacağı beklenmelidir. Mantık Çağı on sekizinci yüzyılda cezaevlerinin ve hapis cezasının doğuşu suç ve cezanın küresel tarihinde bir dönüm noktası olmuştur. İnsan bedenine acı çektirerek ceza vermenin sınırları varken, hapis kavramı gelişmeye; tutukluluğun çeşitli biçimlerine dair denemeler de yalnızca ekonomi, teknoloji ve hayal gücü tarafından sınırlanmış bir şekilde tüm dünyada devam etmektedir. Yirmi birinci yüzyıl İsveç ve İsrail cezaevleri örnekleri suç ve cezanın küresel öyküsüne yalnızca geçici bir bakış sağlamaktadır. Ancak biz öykümüze devam ediyoruz.

Göze Göz, okuru suç ve ceza sürekliliğinde zaman zaman rahatsız edici bir gezintiye çıkarmaktadır. Bu, tüm kafa kesmeler, asmalar, taşlamalar ve geçmişle günümüze dair bütün dehşet verici cezai yaptırımlarla bir zaman yolcusunun çıkmak için adını yazdıracağı turlardan değildir. Suç ve cezanın tarihini belirli ülkeler, dinler, bölgeler, kıtalarda inceleyen birtakım güzel kitaplar mevcuttur, fakat an itibarıyla çok ciltli kaynak kitaplar dışında hiçbiri bu konuyu küresel bir perspektifte ele almamıştır. Takip eden tarihî anlatı, bin yıllar boyunca gelişim gösteren suç ve cezayı geniş bir yelpazede incelemektedir.

Bu kitabın amaçları doğrultusunda, ceza, tarihî/yazılı kaynaklarda genellikle devlet tarafından, kanuna karşı gelen biri hakkında uygulamaya konmuş hüküm olarak tanımlanmıştır. Tarihsel olarak suç kavramı günahla aynı hatlarda gelişmiştir. İncil, Kuran ve Tevrat suçun günah ve ahlaki doğruluk kavramları ile akla uygun kılınmasına katkıda bulunan dönüm noktası niteliğindeki gelişmelerdir. Her ikisi de kabul edilemez davranışlar olarak görülürken, suçu günahtan (ahlaki yasa ihlali) ayıran şey genellikle suçun yazılı bir kuralı çiğnemekle ilgili olmasıdır. Suçla ilgilenme sorumluluğunun dinî otoritelerden devlete geçmesi ve rahiplerin yerini polislerin almasıyla “günah yeni bir isim ve gözetmene kavuşarak ortadan kalkmış gibi görünmektedir”.2

“Suç nedir?” sorusunun kesin bir cevabı yoktur. Popüler görüşler suçu kötü davranışla, ya da günümüzde antisosyal davranış olarak adlandırılabilecek şeyle eşit tutmaktadır. Fakat bu kitabın amacı doğrultusunda ve yapısal bütünlüğünü sağlamak adına suç yasal bir kavram olarak, yani yasalara uygun olan ve olmayan şeyler olarak ele alınacaktır. Okuyucular bir toplumun ceza hukukunun o toplumun ve yöneticilerinin neyi esas değer, ahlak ve ilkeler olarak tanımladığına dair muazzam bir bakış sağladığını fark edecektir. Aslında, bazı kültürlerin en erken yazıları veya edebiyatı, bize sıklıkla birtakım cezaların da eşlik ettiği davranışların kuralları ve ahlak kodları olarak ulaşmıştır. Davranışların cezalandırılmasının aşamalı bir süreç olduğu ve bunun suç kategorisini uygulayabildiğimiz veya kişiler arası suçlarla devlet şiddetinin ayrımını yapabildiğimiz görece sofistike toplumlarda mevcut olduğu büyük ölçüde kabul görmüştür. Tarihöncesi topluluklarda suçlular, davranışlarının tüm topluluğa zarar verdiği inancı dolayısıyla toplum tarafından yargılanıp cezalandırılmaktaydılar. Küresel bir perspektifte suçlar, tıpkı tanımlandıkları topluluklar kadar geniş ölçüde değişmiştir ve bugün de hâlâ değişmektedir. Bu çalışma, son yirmi yılda suç ve ceza tarihine gösterilen ilgiden yararlandığı için tek cildi aşacak kapsamlı bir kaynak çalışması yerine, konunun bin yıllar içindeki bir sentezi ve incelemesi olarak ele alınmalıdır.

İnsan topluluklarının en erken gelişim evrelerindeki suç ve cezanın tarihöncesi hakkında yalnızca varsayımlarda bulunulabilir. Bazı disiplinler bu ayrımı, karanlık geçmişi Avrupa etkileşimi öncesi geleneksel kültürlerin gözlemlerinden çıkarımlarda bulunarak yorumlayıp varsayımlarını bu gözlemlerle temellendirerek ortadan kaldırmaya çalışmışlardır. On dördüncü yüzyıl İngiltere’sinden önce dünyanın geri kalanında cinayet ve diğer kişiler arası suçlara dair çok az bilgi mevcuttur. Pek çok kaynağa göre, cinayet ve diğer suçların sistematik incelemelerinin başlayabilmesi, İngiltere’de kralın yargıçlarının kontluklara dönemsel ziyaretler yapıp suç faaliyetlerinin detaylarını kaydetmeye başladıkları on ikinci yüzyılın gelişiyle gerçekleşmiştir.3 Doğal olarak, daha fazla yazılı belgeye ulaşılmasıyla suç ve ceza tarihinin yazılması kolaylaşmıştır. Bundan sonra tarihçilerin yapması gereken, kısıtlı kaynaklar arasında araştırmalar yapmak yerine malzeme selinin içinden ayıklamalar yapmak olmuştur.

Toplumlar kültürel inançları doğrultusunda cezalandırma yöntemleri geliştirme eğilimindedir. Örneğin Asya toplumları sıklıkla “ölümden daha beter bir aşağılanma” olarak kabul gören teşhir edici kamu cezaları kullanmıştır. Hiçbir ölüm cezası biçimi, vücudun bütünlüğünü bozanlardan daha korkutucu olmamıştır. Böylelikle nihai cezalandırma kafa kesme (sıklıkla diğer fiziksel sakatlamalarla beraber) olmuştur, zira ruhun rahat bir yolculuğa çıkabilmesi için bedenin eksiksiz olarak gömülmesi gerektiğine inanılmaktadır.

Medyanın sansasyon hevesi ve popüler kültürün seri katiller ve kitle katillerine olan saplantısının aksine, uzun soluklu çalışmalar dünyanın zaman içinde aslında daha güvenli bir yer haline geldiğini öne sürmektedir.4 Medeniyetin doğuşundan beri insanların birbirlerine müessir fiillerde bulunma ve aynı zamanda toplumun mülkiyet standartlarına uymayanları cezalandırmak için özgün yaptırımlar bulma konusunda dikkat çekici bir eğilimleri olduğu görülmektedir. Her kültür suç ve cezaya dair kendi anlayışını geliştirmiş ve insan davranışı, bin yıllar boyunca kötü davranışlara karşılık olarak yalnızca teknoloji ve hayal gücüyle sınırlı bir biçimde önemli ölçüde tutarlı olmuştur. Yazılı kanunların ortaya çıkmasından çok önce, toplumlar düzeni sağlamak adına kurallar ve gelenekler oluşturmuş, topluluğu suçlulardan korumak adına da yaptırımlar geliştirmişlerdir. Araştırmacılar bu dönemden, tümü aşağılayıcı “ilkel” sözcüğünden kaçınan pek çok isimle bahsetmektedir. Biliminsanları, “tarihöncesi”, “kabileler dönemi”, “yazı öncesi”, “kolonileşme öncesi” gibi manevi olarak daha tarafsız ve daha az yargılayıcı tanımlamaları tercih etmektedirler. Toplumların suçları nasıl tanımladığını ve her biri için ne cezalar bulduklarını incelemek konunun düğüm noktasındadır. Suç ve cezaya yönelik tavırlardaki zamansal ve küresel çeşitlenmeler insanlığın seyrinin gözlenebileceği mükemmel bir prizma sunmaktadır.

Suç ve ceza tarihi, yeni keşifler dönemsel olarak o âna dek kabul gören kavramları altüst ettiği için gelişmekte olan bir çalışma alanıdır. 1901 yılında Hammurabi Kanunları’nın keşfinden önce Babil yasalarının kavranmasını veya 1799’da hiyerogliflerin deşifre edilmesinde önemli rol oynayan Rosetta Taşı’nın bulunmasından önce Mısırbilimini düşünün. Herhangi bir türde “küresel tarih” yazımı insanlık tarihinin çoğunun kaydında yazılı belgelerin olmadığını göz önünde bulundurmak zorundadır. Yirmi birinci yüzyılda bile dünyayı sarıp sarmalayan muazzam nüfustan suç ve cezaya dair anlamlı bilgi edinmek son derece zordur. Çin, Vietnam, Kuzey Kore, Suudi Arabistan, Sudan ve Küba gibi bazı ülkelerde suça ilişkin anlamlı bilgi toplanması neredeyse imkânsızsa, tarihî bir kayıt oluşturmak için yazı öncesi dönemden kaynaklar ararken yaşanabilecek güçlükleri hayal edin. En eski dönemler gibi, bazen gizli topluluklar ve otoriter rejimler de suç ve ceza kalıpları ele alındığında günümüzde ürkütücü bir rakam ya da “yabancı bir ülke” halini almaktadır. Bu yüzden uzun dönemler boyunca herhangi bir konuda küresel tarih yazarken araştırmacıların elinde genellikle sadece çıkarımlar, sonuçlar, anekdotlar ve spekülasyonlar vardır. Ancak bunun üstesinden bazen tarihî ve tarihöncesi kayıtlardaki boşlukları doldurmada beklenmedik sonuçlar verebilen folklorun, sözlü tarihin, anekdotların, mitoloji ve klasik edebiyatın, arkeolojik ve antropolojik bulguların yardımıyla gelinebilir.

Konu hapishaneler ve para cezaları, idam sehpası ve giyotin, kafa kesme veya kırbaçlamaya gelince, çeşitli cezalandırma biçimlerinden söz edildiği açıktır. Ancak söz konusu suç olunca işler çok daha karışır, zira her kültür aynı eylemi suç olarak kabul etmez. Teolojik rejimlerin aldatma, zina, dine küfretme, Tanrı’nın adını boşuna anma, dinden çıkma gibi eylemleri suç faaliyeti biçimleri olarak cezalandırıldıkları bilinmektedir. Peki eğer baskın çoğunluktaki laik ülkeler bu talimatları uygulamıyorsa, Amerika’nın 24 eyaletinde aldatmanın hâlâ suç sayılmasına neden olan nedir?

Küresel suç ve cezaya dair birtakım önermelerin zamanla doğruluğu sağlanmıştır. Örneğin toplumlar geliştikçe fiziksel cezalardan maddi tazminat cezalarına ve hapsedilmeye doğru değişime yönelik bir eğilim vardır. Ama hiçbir önerme, kurban ve failin durumlarının bir suç faaliyetinin değerlendirilmesi ve cezanın tespitinde tarihî kayıt boyunca esas belirleyici etken olduğundan daha evrensel değildir. Antikçağlardan feodal döneme ve günümüze, hâkim huzuruna çıkmak gerektiğinde ayrıcalıklı bir sınıfta doğmuş olmak her zaman yardımcı olmuştur. İlk yazılı kanundan itibaren hukuk, zengin adamın koruyucusu konumundadır. Hammurabi Kanunları, tüm kanun önünde eşitlik kavramlarını yok sayarak açıkça düşük sınıflara cezaların en sert şekilde uygulanacağını belirtir. Hindistan örneğinde olduğu gibi, genel suçların çoğunda, kurbanın daha orta düzey veya düşük kasttan olması durumunda, varlıklı faillerin daha az acı çektikleri veya daha düşük para cezasına çarptırıldıkları gözlenebilmektedir. Statüye göre cezalandırılmaya Hindistan’ın antik Manu Kanunları’nda, Filipinler’deki Ifugao’larda, ve Çin’in Tang devrinde rastlanabilmektedir. Ama soylulardan daha iyi davranış beklentisi olan ve dolayısıyla orta düzey halka kıyasla daha sert cezai yaptırımlara çarptırılmaları mümkün olan Azteklerde olduğu gibi, her zaman ilginç aykırılıklar da mevcuttur. Yüzyıllar boyunca sabit kalan bir diğer değişmez de faillerin, özellikle de şiddet içeren suçların faillerinin, büyük bir çoğunlukla genç erkekler olmasıdır. Örneğin İngiltere’ye bakıldığında asılmış, karnı deşilmiş ve dörde bölünmüş bir kadın bulunmamaktadır.

Kayıtlı tarih boyunca süregelmiş bir diğer örüntü de daha insani idam biçimleri bulmak yolundaki aralıksız arayıştır. Atina’da kullanılan baldıran zehri ve basit kafa kesmeden teknoloji harikaları giyotin, elektrikli sandalye, gaz odaları ve (şimdilik) en son olarak da zehirli iğnelere, cezalardaki değişimler aramızda en kötüler oldukları düşünülenlerin nasıl idam edileceğinin belirlenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Modern dünya bugün en ilkel birtakım cezai yaptırımlara bile sızmış gibidir. Geçmişte mahkûmlar celladın yanına çok az hazırlıkla götürülürken günümüz Suudi Arabistan’ı gibi yerlerde kamuya açık alanlarda mahkûmlara kafaları kesilmeden önce sakinleştirici verilmekte, şeriatın hüküm sürdüğü ülkelerde el ve ayakları kesilenler de işlemden önce sağlıklı dozda anesteziyle uyuşturulmaktadır.

Küresel tarihî bir yaklaşımı savunmak yalnızca bazı suç ve cezaların evrenselliğini göstermekle kalmaz, aynı zamanda ilkel yaptırımların çağdaş olanlardan daha vahşi olduğuna dair algıyı da yıkar. Evet, cezalar sert ve acımasızdı; ama pek çok durumda antik kabile yaptırımları kemik kırma çarkı, diri diri yakılma, diri diri karnı deşilme gibi sadece birkaç yüzyıl önceki Batı dünyası cezalarıyla karşılaştırıldığında sönük kalmaktadır.

Tüm tarih çalışmaları, özellikle de küresel ölçekli olma niyetindekiler, içerik, uzunluk, kapsama ve hariç bırakma açısından sınırlamalara tabidir. Bu çalışma da bu bakımdan bir istisna değildir. Bilinçli olarak belli suçlara ve cezalara diğerlerinden daha fazla odaklanılmıştır. Neyin kapsanıp neyin kapsanmayacağı, suça yönelik özel ceza kanunları olup olmamasına göre belirlenmiştir. Küresel tarih savaş ve ölüm kampı mahkûmları, soykırım, terörizm, dinî mezhepler, etnik ve siyasi gruplar arasındaki ölümcül çatışmalar, İspanyol engizisyonu ve yanlış davranışlara karşı mücadele eden diğer dinî oluşumlar gibi belli konulara ithaf edilebilse de, bu tarihsel araştırmanın yönelimi bu yönde olmayacaktır.

Konu suç ve ceza olunca, çocuklar ve kadınlar genellikle tarihî kayıtlarda mevcut değildir. Daha önce sözü edildiği gibi pek çok suç, uzun süre genç yetişkin erkeklerin tekelinde kalmıştır. Kadınlar söz konusu olduğunda tarihte daha gerilere gitmekte, cadılık, zina ve çocuk katli gibi “cinsiyete özgü” suçlarla ilişkilendirildiklerini görmekteyiz. Adalet sistemleri tarafından çocuklara yönelik davranışlar kayıt dışı tutulduğu için, tarihsel kaynaklarda çocuklardan daha da seyrek bahsedilmekte, kayıtları birkaç tane ile sınırlı kalmaktadır. Ele alınan suçlar ve cezalar pek çok farklı kültürde zaman içinde en çok devamlılık gösterenler arasından seçilmiştir. Örneğin adam kaçırma, bu konuya adanmış çok sayıda iyi kitap olmasına rağmen dahil edilmemiştir. Ama suç ve cezanın küresel tarihi açısından eylemin kavramsal temelleri oldukça güncel bir mesele olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin Amerika’da, 1874’teki Charley Ross vakasına dek adam kaçırma “tamamen yapılandırılmış bir kamu sorunu” olarak tanımlanmamıştır.5

Üzerinde ayrı bir kitap yazmaya değer diğer bir konu da maddi suçlar tarihidir. Yirmi birinci yüzyıla muhtemelen (şimdiye dek) damgasını vuran ekonomik suçlar ilk madenî paralar döküldüğünden, ilk vergiler getirildiğinden, ilk maddi suç ilan edildiğinden beri mevcuttur. Tarihsel kayıtların çoğunda maddi suçlar sahtecilik, kaçakçılık, vergi kaçakçılığı, rüşvet ve benzeri suçlardan oluşmaktadır. Bugün, konu geniş olarak ele alındığında genellikle Bernard L. Madoff ve benzerlerince işlenen milyar dolarlık dolandırıcılık suçları gündeme gelmektedir. Yeni teknolojiler, eskiden hayal dahi edilemeyecek dolandırıcılıkları mümkün kılmıştır. On yedinci yüzyılda ticarette görülen hızlı gelişmeden bu yana geniş ölçeki dolandırıcılıkların da düzenli bir biçimde meydana geldiği görülmüş, fakat insanlığın üzerine yapışıp kalmış evrensel bir hastalık olmaktan uzak olduğu için bu çalışmaya dahil edilmemiştir.

İkiz kardeşler suç ve cezayı geniş ve ilgi çekici bir kilim gibi işleyebilmek için yazar çok sayıda ulusal tarih yazımının karanlık köşelerini didik didik etmiştir. Konuyla ilgili çoğu kitapta mevzu kaynakların yetersizliği sebebiyle genellikle Batı merkezli olarak ele alınmaktadır. Bu kitap dünyanın daha az bilinen ve daha az kayda geçmiş, şimdiye dek tarihsel suç ve ceza tartışmalarında göz ardı edilmiş kısımlarını da aydınlatarak tartışmayı genişletmeyi amaçlamaktadır. Bunu başarabilmek için de kronolojik bir ivme ve tutarlılık sunabilmek adına aydınlatıcı bulduğum birtakım konular, olaylar ve öyküleri seçmiş bulunmaktayım.

Birinci bölüm, okuyucuyu ceza kanunlarının ve cezaların tarihöncesi biçimlerinden antik dünyalara kadar götürmektedir. Jüri, hapishane ve mahkeme sisteminden önce, yazı öncesi kültürlerde yazılı olmayan gelenekler yazılı kanunlardan çok daha katıydılar. Bu bölüm Yakındoğu, Mısır, Hindistan, Çin gibi bölgelerin en erken yazılı kanunlarını ele almadan önce bu kültürler hakkında bilinenleri inceleyecektir.

İkinci bölüm, çeşitli etkileyici yasal geleneklerin gelişimini incelemektedir. Tarihsel kayda bir düzineden fazla yasal gelenek geçip çıkmış, dört kadarı modern döneme taşınmıştır. Bazı sistemler, İslami, ortak, medeni ve sosyalist yasal geleneklerde olduğu gibi, varlığını sürdürmüş, pek çok diğeri ise ya ortadan kalkmış ya da karma sistemler haline gelmişlerdir. İlginin çoğu, muhtemelen Avrupalı sömürgeci güçler fetihler ve sömürgeler yoluyla dünyaya bunları yaydığı için genel ve sivil yasal gelenekler üzerindedir.

Üçüncü bölüm, devletler oluşturma yolunda ilerlerken çeşitli toplumlarda suç ve cezanın gelişimini incelemektedir. Bu bölüm merkezî bürokrasilerin yükselişinden ve vergi toplayan, kanunlar hazırlayıp huzuru sağlayan otoritelerin oluşmasından önce feodal toplumların nasıl organize olduğunu ve adaleti nasıl sağladıklarını içermektedir. Feodal toplumlar Japonya ve Batı Avrupa gibi çok farklı bölgelerde gelişimini sürdürmüş, feodal sistem de on dokuzuncu yüzyıla dek toplumlar için önemli bir birleştirici güç olarak varlığını devam ettirmiştir.

Dördüncü bölüm cezanın dönüşümünün ve çağdaş cezaevlerinin gelişiminin kaydını tutmaktadır. Bir toplumun ceza sistemi bize devlet ve devletin daha yüksek uygarlık standartlarına ulaşmada ne kadar yol kat ettiğine dair pek çok şey söyleyebileceğinden ötürü oldukça önemli bir yere sahiptir. Ülkeler cezaevi sistemine dengesiz bir biçimde geçtiklerinde hapis cezasına doğru radikal bir geçiş yaptıklarından fiziksel cezalardan ve halka açık idam cezalarından öteye geçmeye yönelik bir eğilim gütmekteydiler.

Beşinci bölüm suçun küreselleşmesinden önce daha organize suç biçimlerini araştırmaktadır. On dokuzuncu yüzyıla kadar suç daha ziyade yerel bir mesele olmuştur. Yönetimlerin zayıf, güvenlik güçlerinin etkisiz ve nüfusun da sınıflara ayrılmış olduğu yerlerde ilk suç çeteleri görülmeye başlanmıştır. Neredeyse her toplulukta türeyen inanılmaz bir suçlu çetesi çeşitliliği göze çarpmaktadır. Bunun ilk kayıtlarından bazıları Asya’dan gelmektedir. On üçüncü yüzyıl Japonya’sının shogun’luğu akuto’lara, yani “kötü çetelere” ev sahipliği yapmıştır. Kanun kaçakları Hindistan’daki soygunculardan İskoç yağmacılara, Meksikalı plateado’lardan Brezilyalı cangaceiro’lara kadar pek çok şekilde farklılık göstermektedir. Hatta Avrupa’da Yahudi ve Çingene haydutlar bile görülmüştür. Ortak noktaları ise yalnızca halktan destek gördükleri, genellikle kırsal kesimdeki yerlerde hüküm sürmeleri olmuştur. Zaten yönetimler daha organize, güvenlik güçleri de daha yeterli hale gelince bu çetelerin de günleri sayılı olmuştur. Ulaşım ve iletişimdeki gelişmelerle çeşitli küresel yasaklama sistemlerinin doğduğu fırsatlarla beraber, suç eylemlerinin ulusal sınırları aşması köle tacirleri, deniz korsanları ve uyuşturucu tüccarları gibi daha organize suç örgütlerinin yükselişiyle meydana gelmiştir.

Altıncı bölüm uluslararası suç çetelerinin izini sürmekte, yerel ve organize suç faaliyetlerine ışık tutan bir önceki bölümün devamını getirmektedir. Ulaşım ve iletişimdeki gelişmelerle mümkün kılınan küreselleşmenin yükselişi, iyi düzenlenmemiş ticari yasaklarla birlikte ulus-lararası suç çetelerinin modern dünyayı kasıp kavurmasını tetiklemiştir.

Yedinci bölüm çoklu cinayet ve ilgili cinsel suçlara odaklanarak cinayetin tarihçesini keşfetmektedir. Benzer bir bölüm soygun, tecavüz, rüşvet ve yüzyıllar boyunca ayakta kalan diğer suçlara ayrılabilirdi; fakat hiçbir suç, suçu ölçmede halen en çok kayda geçen tür olan cinayetten daha iyi bir şablon oluşturamamaktadır. Cinayet, Antik Yunan ve İncil’den Shakespeare ve gerçek suç türünün güncel popülerliğine kadar dünya edebiyatının ilgi odağı olmaya devam etmektedir. Türümüzün bütün bilimsel ve kültürel ilerleyişine rağmen hâlâ birbirimizi endişe verici ölçüde öldürmekteyiz. Bir tahmine göre yirminci yüzyılda (savaş kurbanları hariç) 1 milyondan fazla Amerikalı öldürülmüştür. İnsanlık tarihi kadar eski olan cinayet, bu araştırmada tekrar tekrar ele alınacak bir konudur. Bir asırdan uzun zaman önce Frederic William Maitland “bir peri ona farklı toplumlarda bir olaya şahsen tanıklık etme fırsatını verse bir cinayet davasını seçeceğini, çünkü pek çok meseleyi en iyi onun açığa çıkardığını” ifade etmiştir.6 Bir suç tarihçisi “cinayet” sözcüğünün gündelik dile ait olmak gibi bir avantajı olduğunu dahi ileri sürmüştür. Dine küfretme, kasıtsız adam öldürme, baba katli ve pedofili gibi suçların aksine “cinayet” sözcüğünün birinin canını kasıtlı olarak almaktan başka bir anlama gelecek şekilde anlaşıldığı pek de duyulmamıştır. Tarihçi Roger Lane’in belirttiği gibi, “Cinayet zaman içinde izi sürülmesi en kolay suçtur: Her zaman ciddiye alınmış, neredeyse hep yasalarda bulunmuş, asla tamamen hoş görülecek veya görmezden gelinecek kadar basit olmamıştır.”7 Üzerinde seri cinayetler kadar çok çalışılan başka bir cinayet türü muhtemelen yoktur. Seri cinayetin modern bir olgu olduğuna dair yaygın düşüncenin aksine seri katillerin her zaman insanlığın bir parçası olduğuna dair kanıtlar bulunmaktadır. Masallar, cadı öyküleri ve yüzyıllar boyunca kurt adamlarla vampirlerin sözde varlıklarından ötesine bakmaya gerek yoktur. Afrika’dan Batı Avrupa’ya biçim değiştiren leopar adamların, kurt adamların ve benzerlerinin hikâyeleri muhtemelen ilhamını çağdaş güvenlik güçlerinin ve adli incelemenin doğuşundan önceki batıl inançlar döneminde meydana gelmiş gerçek cinayetlerden almıştır.

Sekizinci bölüm dünyaya cezai yaptırımların yayılmasında sömürgeciliğin ve diğer devlet kurma süreçlerinin rolünü incelemektedir. Birbirine yakın toplumların suç ve ceza konusunda benzer felsefeler geliştirme eğiliminde oldukları görülmüştür. Ancak, Çin ve Mısır gibi görece izole gelişmiş toplumlar sıklıkla suç ve cezaya dair son derece değişik kavramsal modeller üretmektedir. Bununla beraber suç ve cezaya ilişkin kavramların yayılmasında rol oynayan en güçlü araçlardan biri Avrupa sömürgeciliği süreci olmuştur. Asırlar boyunca dünya güçleri dünyanın en uzak köşelerinde sömürgeler kurarak ceza felsefelerini yaymış, kimi zaman da yerel gelenekleri benimsemişlerdir. Daha sonra, bu sömürgeler, bölgeler ve hamilikler devlet olma süreçlerini tamamlayınca ceza felsefelerinin çoğu sömürgecilerin ve yerel halkın uygulamalarının harmanlanmasıyla oluşturulmuştur.

Dokuzuncu bölüm antik ve çağdaş suç davranışları arasındaki dikkat çekici sürekliliğin yanı sıra suç ve cezanın döngüsel doğasını da gözler önüne sererek suç ve ceza anlatısını tamamlamaktadır. Bu bölüm ileri teknoloji suçlarının gelişip ilerlediği çağda aynı zamanda kutsal değerlere hakaret, sapkınlık, aldatma, korsanlık ve cadılık gibi hoş karşılanmayan kadim davranışlarla beraber idam, aşağılama, sürgün gibi eski cezaların da varlığını sürdürdüğünü göstermektedir. Bu bölüm aynı zamanda söz konusu suç ve ceza olunca toplumların eskiye, tarihe dönmek ko-nusunda ne denli hevesli olduklarını, önemli ölçüde idam ve hapis cezaları temeline dayanan eski ceza sistemlerini sorgulamaktayken, geçmişin suçla başa çıkma stratejilerini uyarladıklarını gözler önüne sermektedir.

Suç ve cezanın küresel tarihi insanlığın her aşamadaki inanılmaz ilerlemesine rağmen suç işlemenin yanı sıra suçları cezalandırmak için kullanılan yaptırımlarda da dikkat çekici bir süreklilik bulunduğunu ortaya koymaktadır. Sanayileşme sonrası dijital dünyada suç işleme yolları oldukça değişik olsa da, suçluların ve yargı sistemlerinin amaçları ve güdülerinin, öncüllerininkilerden pek de uzaklaştığı söylenemez. Sonuç olarak Göze Göz, suç ve ceza tarihinin, sıklıkla ceza görevlilerini yeni bir dünya için kadim yaptırımları yenilemek üzere tarih kitaplarına geri gönderen değişken bir deneyimler –doğrudan alma, uyarlama ve yeni alternatifler bulma– kaydı olduğunu göstermektedir. Başarılı olduklarına dair görgül deliller şüpheli değilse de zayıf olmasına rağmen, geçtiğimiz birkaç on yıl aşağılama, prangayla bağlanma ve teşhirci cezalandırma gibi ceza geçmişinin kalıntıları olduğu düşünülen yaptırımların geri dönüşüne tanık olmuştur.

NOTLAR

  1. Itamar Eichner, “Israelis Enjoying Life in Swedish Prison”, www.ynetnews.com, 12 Haziran 2006.
  2. Karl Menninger, MD, Whatever Became of Sin? (New York, 1973), s.50.
  3. James Buchanan Given, Society and Homicide in Thirteenth-century England (Stanford, CA, 1977).
  4. Bakınız: Norbert Elias, The Civilizing Process, çev. E. Jephcott (Oxford,1978); Steven Pinker, The Better Angles of Our Nature: Why Violence has Declined (New York, 2011); Manuel Eisner, “Long-term Historical Trends in Violent Crime”, Crime and Justice: A Review of Research, xxx (2003), s.83-142.
  5. Paula S. Fass, Kidnapped: Child Abduction in America (New York, 1997), s.10. “Kaçıran” (kidnap) terimi, “hırsız” sözcüğünden gelmiştir ve Oxford English Dictionary’ye göre, 1682 yılına kadar uzanan geçmişiyle argoda “çocuk” [kid] ile “kapmak” [nap] sözcüklerinin bir araya getirilmesinden oluşmaktadır.
  6. Pieter Spierenburg, A History of Murder: Personal Violence in Europe from the Middle Ages to the Present (Cambridge, 2010), s.1.
  7. Roger Lane, Murder in America: A History (Columbus, OH, 1997), s.1-5.